Güncel

Bürokrasi Ne Demek? Kısaca Bürokrasinin Tanımı

Bürokrasi: İşlerin yürütülmesinde İdare’nin gücü ya da etkisi. Memurlar, bürokratlar topluluğu. Devlet örgütüne ya da herhangi bir idari örgüte (siyasal parti, sendika, işletme, vb.) bağlı üyelerin gücü.

Bürokrasi, hemen her zaman asalak ve yetkisini kötüye kullanan bir güç olarak görüldü. Marx, 1843’te bürokrasinin temellerini şöyle betimliyordu:

“Bürokrasi kendini devletin en son amacı olarak görür. ‘Biçimsel’ amaçlarını öz haline getirdiği için ‘gerçek’ amaçlarla her yerde çatışır. Bürokrasi, içerik yerine biçimi, biçim yerine de içeriği (özü) koymaya mahkûmdur Devletin amaçları bürokrasinin amaçlarına, bürokrasinin amaçları da devletin amaçlarına dönüşür. Bürokrasi, kimsenin içinden kaçamayacağı bir çemberdir. Onun hiyerarşisi bir bilme hiyerarşisidir. Baş, ayrıntıyı bilme ihtiyacından dolayı aşağı kademelere aşağıdakiler de bütünü bildiği için başa boyun eğerler ve böylece karşılıklı olarak kendilerini aldatırlar” 

Bürokrasi sözcüğünün ilk kez 1745’te Fransız fizyokrat iktisatçı Vincent de Gournay tarafından kullanıldığı konusunda oy birliği bulunmaktadır. Böylece Gournay, Eski Yunan’da rastlanılan siyasal sistemler tipolojisine bir katkıda bulunmuş oluyordu. Eski Yunan’da “krasi” eki, iktidar anlamına geliyordu. Böylece örneğin “demos”, halk, “demokrasi” ise iktidarın halkta olduğu bir siyasal yapıyı anlatıyordu. Benzer biçimde bürokrasi, bürolarda çalışanların ya da (kamu) bürokratlarının) iktidara sahip oldukları, ya da, en azından, siyasal hayatta önemli rol oynadıkları siyasal yaşam biçimi anlamına geliyordu.

18. yüzyılda bürokrasi sözcüğü yalnızca bürokratların siyasal yaşamda önemli rol oynadıkları bir rejimi anlatmıyordu. Temmuz 1764 günlü mektubunda Fransız filozofu Baron de Grimm, büroların, kamu yararını gerçekleştirmek için değil, aksine kamu yararının büroların egemenliğini sağlamak için icat edilmiş bir kavram olduğunu ileri sürüyordu. Böylece 18. yüzyılda bürokrasi kavramından anlaşılan, iktidarı kendi yararlarına kullanan bürokratlar topluluğudur. Nitekim, Fransız Akademisi’nin yayınladığı Sözlük’ün 1798 Ekine göre, bürokrasi şu anlamı taşımaktaydı: “Güç, hükümet dairelerindeki müdürlerin ve diğer iş görenlerin sahip olduğu etkileme erkidir.” 1813 tarihli bir Alman Yabancı Terimler Sözlüğü de bürokrasi kavramını şöyle tanımlamıştı: “Çeşitli hükümet dairelerinin ve onların şubelerinin halkın zararına yetki ya da gücü ellerinde toplamaları.”

Cumhuriyet Bürokrasisi

Cumhuriyet Türkiye’si, padişaha bağlı ve büyük ölçüde kendi çıkarını düşünen bir sivil bürokratik kadro devralmıştır. Bu yüzden Atatürk, temelde biçimsel ussallığı sahip araç niteliğinde bir sivil bürokratik kadro geliştirmeye çalışmış ancak bu kadronun “Cumhuriyet mefkuresi” ne bağlı olmasını da istemiştir. ” Böylece sivil bürokrasinin giderek özsel ussallığa sahip olmasının, bir siyasal misyonun koruyucusu olma işlevini üstlenmesinin de kapısı aralanmıştır. 1930’larda devlet-parti tekliğine gidilmesi sonucu sivil bürokrasi Tanzimat’ta gelişen bürokratik yönetim geleneğini canlandırmaya çalışmıştır. Bu dönemde artık karşısında kendisini ikinci plâna atmaya çalışan padişah ve din kurumu da yoktur.

1940’lara gelindiğinde sivil bürokrasi açısından özsel ussallık biçimsel ussallıktan çok daha önemlidir. Sivil bürokrasi bakımından Kemalist ilkelerin bekçiliği, verimli ve etkin bir araç kurum olma işlevinden çok daha önemlidir. Aynı zamanda devletçilik ilkesinin uygulamada aldığı biçim, bürokrasinin ekonomik hayata da büyük ölçüde müdahalesine yol açacaktır. Bu müdahale, özendirmekten çok ekonomik hayatı köstekleyen bir düzenleme biçimini de ortaya çıkaracaktır. Osmanlı-Türk devlet deneyiminde merkantilist yaklaşım yoktur.

Yine de 1930’lardan itibaren Türk toplum yapısında girişimci bir orta sınıf ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu sınıfı ortaya çıkaran nedenlerden biri, devletçilik uygulamasında ham madde sağlama ve dağıtım süreçlerinin devletin tekeline alınmamış olmasıdır.

1950’de iktidara Demokrat Parti’nin gelmesiyle Türkiye’de bürokrat-yeni siyasal seçkinler çekişmesi başlamıştır. Sivil bürokrasi yeni siyasal iktidarın eski döneme oranla piyasa ekonomisine daha fazla önem veren ekonomi politikasına ve Kemalist ilkeler konusunda pek titiz olmayan tutumlarına karşı çıkmıştır. Yeni siyasal iktidarsa bazen Danıştay kararlarını da çiğneyerek özellikle bürokrasinin üst kademelerinde kendisine bağlı bir bürokratik kadro oluşturmaya çalışmıştır.

1960 Anayasası, sivil bürokrasiyi siyasal iktidarlara karşı güçlendirmiştir. Söz konusu Anayasa, egemenliğin kullanılmasını parlamentonun tekelinden almış “anayasal kuruluşlara vermiştir. Bu anayasal kuruluşlar arasında üniversitesiyle, Anayasa Mahkemesi’yle sivil bürokrasi da bulunmaktadır. 1965’te Adalet Partisi’nin tek başına iktidara gelmesiyle 1950’lerin bürokrat-yeni siyasal seçkinler çekişmesi tekrar su yüzüne çıkmıştır. 1960’ların 1950’lerden farklı bir yanı bulunmaktadır.

Özellikle 1960’tan sonra Devlet Planlama Teşkilatı’nın kurulması, bürokrasi kademelerinde teknokrat-bürokrat iş görenlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Teknokrat-bürokrat işgören, uzmanlığını ileri sürerek kamu politikasını kendisi saptamak isteyen iş görendir. Bu grup, 1960’larda neo-devletçi bir ekonomi siyasasını savunmuş ve Adalet Partisi ile bu konuda anlaşmazlığa düşmüştür.

1970’ler Türkiye’de sivil bürokrasi-siyasal iktidar çatışmasının son dönemi olmuş ve bu dönem bürokrasinin yenilgisiyle son bulmuştur. 1971’den sonra yapılan anayasa değişiklikleri Yürütme Gücü’nün elini hayli kuvvetlendirmiştir. Özellikle 1973’te başlayan koalisyon dönemiyle birlikte siyasal iktidarlar bürokrasiyi çok büyük ölçüde denetimleri altına almayı başarmışlardır.

Bu yıllarda bürokrasi saflarında üç çeşit iş gören ortaya çıkmıştır. Birinci gruba teknokrat-memur iş gören grubu diyebiliriz. Teknokrat-memur, uzmanlığım belli bir siyasal iktidarın emrine veren iş-görenlerden oluşur. Siyasal iktidarlar söz konusu dönemde bürokrasinin üst kademelerini bu tür iş görenlerle doldurmaya çalışmışlardır. Bürokrasinin alt kademeleriyse iki tür iş gören ile doldurulmaya çalışılmıştır. Bu iş görenlerin birinci türü, “ganimetçi-yanaşma” iş görenlerdir. Bunlar başka niteliklerine bakılmadan salt siyasal destek hizmetlerinin ödüllendirilmesi için işe alınmış iş görenlerdir. İkinci tür ise “militan-yanaşma” iş görenlerdir. Militan-yanaşma iş gören, ideolojik boyutlu bir siyasal görevi yerine getirmek için işbaşına getirilen iş görendir.

Türkiye’de bürokrasiyi siyasal bakımdan denetimleri altına alan siyasal iktidarlar aynı bürokrasiyi verimli ve etkin çalışan bir kurum haline dönüştürememişlerdir. Üstelik yenilgiyi hazmedemeyen bazı iş görenler, kendilerini korumak için “olumsuz politika” stratejisini benimsemişler, işleri yokuşa sürmeye daha fazla özen gösterir olmuşlardır. 1970’lerde hızlanan enflasyon da bu konuda olumsuz etkilerini beraberinde getirmiştir.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir