Genel KültürDini Konular

Camilerin Tarihçesi Hakkında Bilgi

Müslümanların kutsal ibadet yeri cami ve camilerimiz hakkında bilgi

Camilerin Tarihçesi ve Gelişimi Hakkında Bilgi

Cami minaresi, mimberi, mihrabı olan Müslüman ibadethanesidir. Mescit ise cuma namazı kılınmayan minbersiz camilere Türkçede verilen addır. Araplarda ve diğer İslam milletlerinde cami anlamına yalnız mescid kelimesi kullanılır; bizim anladığımız anlamda cami kelimesi yoktur.

Camilerde muhakkak bir mihrap, minare, kadınlara ayrılmış bir yer vardır. Padişahlar zamanında yapılan camilerde hünkâr mahfeli bulunur. Mihrap, imamın önünde durduğu ve cemaatin o tarafa yöneldiği kıble cihetindeki, ekseriya hücre şeklinde yapılmış süslü kısımdır.

Minber mihrabın sağ tarafında bulunur. Yerden yüksekte yapılan ve caminin kıymetli bir parçasını teşkil eden minberde hutbe okunur. Seki, minberin yanında, meyzinlerin cami içinde ezan okudukları yerden biraz yüksekçe bir yerdir.

Ezan okumaya mahsus bir kule durumunda bulunan minarenin içeriden merdiveni vardır. Minarenin daima kıble tarafına bakan üst kapısından şerefeye çıkılır. Şerefe ezan okunan yerdir. Bazı minarelerde iki veya üç şerefe bulunur. Minarenin çatısını teşkil eden kısma külah denir. Bazan ahşap malzeme üzerine kurşun kaplıdır, bazan da taş veya mermerle örülmüştür. Üzerinde tunçtan bir ay (alem) bulunur.

Caminin esas bünyesini kubbe veya çatı altındaki alan teşkil eder. Namaz burada kılınır. Caminin diğer iç teferruatı bunun tamamlayıcı kısımlarıdır. Bütün camilerde bir son cemaat yeri, abdest almak için şadırvan veya musluklar, cenazelerin konmasına mahsus bir musalla taşı vardır.

İslâmlığın ilk yıllarında cami, hâlâ köylerde ve şehirlerde benzerlerine rastlanılan namazgah şeklinde, yani dört duvarla çevrili, kıblesi tâyin edilmiş bir zeminden ibaretti. Hz. Muhammed’in hicreti sırasında, Medine yakınlarında bulunan Küba’da böyle bir namazgah yapılmıştı. Mescid-i Nebevî denilen Medine Camisi İslâm tarihinin ilk büyük camisi sayılır. Bir rivayete göre yedi ayda, Hicret’in ilk yılında 622’de, bir rivayete göre de Hicret’in ikinci yılında tamamlanmıştır.

Etrafı kerpiç veya taş duvarlarla, hattâ bazan tahta ve çalılarla çevrilen bu namazgah tipi camiler daima bir ordugâh, bir askerî üs, bir toplantı yeri, idare merkezi olarak kullanılmış, Emeviler zamanında bir’ İslâm sanatının doğmasiyle camiler muhteşem, dinî birer anıt haline gelmiştir.

Türkler ve Cami

İslâmlığın yayılmasında en büyük rolü oynayan Türkler cami mimarlığında da ölmez eserler vermişlerdir ki bunların en muhteşem örnekleri İstanbul, Edirne, Bursa ve diğer büyük şehirlerimizde bulunmaktadır.
Bilhassa istanbul’un zaptından sonra Ortaçağı kapatan Fatih ikinci Mehmet devrinde cami inşası azametli bir site kurma şeklini aldı: islâm ibadethanelerinin etrafı medreseler, şifahaneler, aşhaneler, okullar, kütüphaneler, çeşmeler, sebiller ve türbelerle bezendi, ayrıca bu muazzam siteyi besleyecek kervansaray, han, hamam, çarşılar ve diğer vakıf binalar meydana getirildi.

Gerek Selçuklular’da, gerek Osmanlılar’da cami inşası, bu camilere verilen adlardan da anlaşıldığı gibi, bir devlet sanatı, bir devlet işi olmuştur. Hükümdarlar veya hanedan mensupları tarafından yaptırılan birden fazla minaresi bulunan bu ibadethanelere Selâtin (Sultanlar) camisi denilir.

Tek minareli büyük camiler sadrazamlar, beylerbeyleri, paşalar, bazan da pek zengin kimseler tarafından yaptırılmıştır.

Hicretin ilk yılında (622) yapılan Medine’deki ilk büyük camiyle, bugün, Edirne’deki Selimiye veya İstanbul’daki Süleymaniye camileri arasında büyük bir fark vardır. Bu fark cami inşasının 13 yüzyıldan fazla bir zaman içinde pek büyük bir ilerleme kaydettiğini gösterir.

Medine’de Hz. Muhammed’in yaptırdığı cami sonradan birçok kimseler tarafından yenilenmiş, Abdülmecit zamanında büyük bir para sarfiyle Ravzai Mutahhara (Peygamber’in mezarı) ile birlikte onarılmış, Mescid-i Nebevî (Peygamber camisi) böylece adına yakışacak bir mükemmeliyete getirilmiştir. Aslında içerisine çakıl serilmiş, dört tarafı kerpiç duvarlarla çevrilmiş, üzeri hurma yapraklari ile örtülmüş bir namazgahtan başka bir şey değildi. İlk kuruluşunda bu cami yalnız Müslümanların topluca namaz kıldıkları bir yer değil, tam bir ordugâh, bir meclis olarak da kullanılıyordu. Peygamber evleri bu alanın içinde bulunuyordu. Daha sonra İslam ordularının başında bulunan komutanlar aldıkları büyük şehirlerde hep böyle namazgahlar kurdurmuş, ordu karargâhını da içine almış, hattâ bu alanlarda hapishaneler yaptırmışlardır.

En Eski Camilerimiz

Daha sonra, zaptedilen büyük şehirlerde bazı kiliseler camiye çevrilirken yeni İslâm ibadethaneleri de yükselmeye başladı. İslâmlığın yayılmasına büyük hizmetleri dokunan Türkler bu alanda zamanımıza kadar ulaşan büyük eserler verdiler. Bugün Anadolu’da en eski cami olarak, XI.-XI!. yüzyılda Danişmentliler tarafından Sivas’ta yaptırılan Ulu Cami gösterilebilir. Kayseride Ulu Cami 1140, Hand Hatun Camisi 1237, Niğde’de Alâettin Camisi 1224, Amasya’da Burmalı Minare Camisi 1243’te yapılmıştır. Divrik’teki Ulu Cami bütün Selçuklu devri camilerinin en ihtişamlı, en zengin anıtıdır.

Anadolu Selçuklu imparatorluğu’nun çökmesinden sonra doğan Osmanlı İmparatorluğu zamanında Türkler, İznik’te Ayasofya Kilisesini cami haline getirdiler, yanına bir minare yaptılar. Bunun yakınında yeni Osmanlı ülkesinde ilk yapı olarak bir medrese meydana getirildi. Sultan Orhan’ın şehrin Yenişehir kapısında yaptırdığı camiden bugün eser kalmamıştır. 1333 tarihli küçük Hacı Özbek Camisi Osmanlılardan kalma en eski yapı, tarihi belli olması bakımından da önemli bir anıttır, önünde son cemaat yeri bulunan tek kubbeli Osmanlı camilerinin öncüsüdür.

İznik’in sanat tarihi bakımından en muhteşem ve önemli yapısı Yeşil Cami’dir. Hayrettin Paşa tarafından 1378’de Hacı Musa’ya yaptırılan bu cami Bursa camilerindeki pencereli duvarlara bir başlangıç sayılır. Çini kaplamalar ile muhteşem minare camiye adını vermiş, Türk mimarlığında en eski çinili sanat eseri sayılmıştır.

Kubbede, sütun başlıklarında, yapının daha başka kısımlarında, süslemede o çağın mimarlığından faydalanılmış olunmasına rağmen, İznik yapıları Türk mimarlığının doğuşuna bir başlangıç sayılır. Selçuklular zamanında Anadoluda tipik camiler düz bir çatı ile örtülürken Osmanlı Türkleri kubbeli cami yaparak anıtlaşmış mekân yapısını meydana getirmişlerdir.

Dört duvar veya birbirlerine kemerlerle bağlı sütunlar üzerine oturtulan bir ana kubbeden ibaret cami inşa şekli daha sonra gelişti, çok kubbeli tipler meydana geldi. Çift ana kubbeler, daha sonra ana kubbelerin dayandığı yarım kubbeler dış görünüşleriyle camilere ince ince İşlenmiş muhteşem bîr ehram şeklini verdi.

Bursa’da Yıldırım Bayezid’in yaptırdığı cami yirmi kubbesiyle çok kubbeli camilere güzel bir örnektir. Edirne’nin Eski Cami’sî de birbirine eşit kubbelerden meydana getirilmiş, anıtlaşmış bir Türk yapısıdır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir