Celali İsyanları Nedir? İsyanların Nedeni ve Sonuçları

Celali isyanları, XVI. ve XVII. yy.’larda Anadolu’da çıkan ayaklanmaların genel adı.

Celali İsyanı Nedir?

Osmanlı devletinin iktisadi, toplumsal ve siyasal düzenini sarsan bu ayaklanmalar, 1519’da başkaldıran Bozoklu (Yozgat) batini şeyhi Celal’in adıyla anılırsa da, genelde Bozoklu Celal, Baba Zünnun, Kalender Çelebi ayaklanmaları gibi dinsel yönleri yoktur; mezhep ya da tarikat eylemleri değildirler. Belli düşünsel temellere de dayanmazlar.

Anadolu’nun en verimli ve zengin yörelerine saldıran bu eşkıya çetelerinde medrese öğrencileri (suhte, softa), toprağını bırakıp kaçan çiftçiler (çift-bozan), boşta gezen leventler yer alıyordu. Celalilere, zaman zaman emirlerindeki sekbanlarla devlet görevlileri (ehli örf), kapıkulu süvarileri de katıldı. Bu ayaklanmacılar ortak ve belli bir inançları, amaçları olmadığı için kolayca taraf değiştiriyor, bir süre eşkıyalık yaptıktan sonra devlet güçlerine katılabiliyorlardı. Bunun gibi, devlet kapısından ayrılıp eşkıya arasına karışanlar da oluyordu. Devlet adına huzuru, asayişi sağlamakla görevli ehli örfün yarattığı terör, yaptığı soygunlarda zaman zaman eşkıyanın zulmünü geride bırakıyordu. Halkın artan şikâyetleri karşısında padişahlar adelet fermanları çıkararak köylülere, ehli örfe karşı silahlanma hakkı tanıdılar.

XVI. yy. ortalarında Osmanlı devletinin içinde bulunduğu büyük iktisadi bunalımın yarattığı sorunlar ayaklanmaların temel nedenidir. Kanuni Sultan Süleyman döneminde iktisadi yapının sarsılması, devlet gelirlerinin azalması, paranın değer kaybı, geniş kitlelerin işsiz kalması toplumun geleneksel düzenini etkiledi. Gelirleri artırmak için vergilerin yükseltilmesi, bu yüksek vergileri ödeyemeyen köylünün toprağını bırakmasına neden oldu. İşsizliğin yaygın olduğu ortamda, çiftbozan köylü ya celali çetelerine katılacak ya da bunları ortadan kaldırmaya çalışan ehli örfün sekbanları safına geçecekti. Öte yandan medreselere yığılan öğrenci kitleleri de geçim zorlukları, medreseyi bitirdikten sonra geleceklerinin belirsiz olması gibi nedenlerle, huzursuzdu. Bunlar, Bursa gibi büyük medreselerin bulunduğu kentlerde sık sık olaylar çıkardılar. Sert medrese disiplini, islam ahlak kurallarına dayanan eğitim düzeni de bu olayları önlemekte yetersiz kalmaktaydı.

Ülkedeki huzur ortamının bozulmasının bir nedeni de tımar düzeninin sarsılması oldu. Şehzade Bayezit ile Selim arasındaki taht kavgasında (1559) Bayezit’i tutan tımarlı sipahiler, o yenilince ellerindeki tımarları yitirdiler. Sancaklarda güvenlik görevleri, onlardan alınıp başkentten gelen kapıkullarına, özellikle “altı bölük” süvarilerine bırakıldı, ehli örf kadrolarını bunlar oluşturdu. Bayezit ordusunda savaşa katılan çiftbozan leventler de, yenilgiden sonra ortada kalmıştı. Savaşı izleyen yılda celali çetelerinin Anadolu’nun dört yanında birden başkaldırdıkları görüldü. Softa çeteleri de bu tarihte Anadolu’ya yayılmaya başladı. Kıbrıs seferi (1570-1571), sürüp giden İran ve Avusturya savaşları ayaklanmaların yaygınlaşmasını kolaylaştırdı.

Savaşlardan kaçanlar eşkıyaya katılırken, devletin ordusunun savaşta olması eşkıyaya karşı kesin sonuç alınmasını sağlayacak bir harekâtın yapılmasını engelledi.

Celalilerle savaşmak için, illere muhafız olarak paşalar atandı. Bu paşalar, yöre gençlerinden muhafız kuvvetleri oluşturdular. Savaşlar sırasında kimi sancak beylerinin sancaklarının başında kalmasına, savaşa gitmeyip eşkıyaya karşı kendi sancağını ve komşu sancakları korumasına izrn verildi, istanbul’dan, “suhteteftişi”, “ehli fesat teftişi”, “eşkıya teftişi” gibi görevlerle gezici denetçiler (müfettiş) yollandı. Denetçilerin yanında görevlendirilen kadılar, yakalanan celalilerin davalarını hemen karara bağlıyorlardı. Bu denetçilerin bir görevi de ehli örfün, eşkıyayı bahane ederek halkı soymasını, ezmesini önlemekti. Köylerde gençlerden kurulan “il erleri” örgütü de celalilere karşı köyleri korumada etkili oldu.

Birer “yiğitbaşı” nın önderliğinde örgütlenen gençler, adalet fermanlarının verdiği izinle silahlanarak, gerektiğinde ehli örfe karşı da direnebiliyorlardı. Ehli örfün saldırılarına karşı, medreseli çeteler de köylüye yardım ediyordu. Halkın elindeki silahların toplanması da oldukça sık uygulanan bir önlemdi.

Celali isyanları, önderlerinin adıyla anıldı, ilk büyük celali önderi Karayazıcı Abdülhalim, sekban subaylığı ya da sancak-beyliği yaparken başkaldırmıştı (1598). Dirlikleri ellerinden alınan sipahiler, çiftbozan leventler, yönetime karşı çıkan beyler, paşalar, Anadolu’ya geçen altı bölük sipahileri Karayazıcı’ya katıldılar. Onunla birlikte eski beylerbeyi Hüseyin Paşa da ayaklandı. Önceki celali gruplarına göre çok kalabalık oldukları için köyleri soymakla yetinmediler; kasabalara, kentlere de saldırdılar.

Sinanpaşazade Mehmet Paşa “celali serdarı” atanarak eşkıya üzerine gönderildi. Ordu Avusturya’da savaşmakta olduğu için, Mehmet Paşa İstanbul’dan sekban topladı. Anadolu’dan toplayacağı sekbanların celaliler tarafına geçebileceğinden kuşkulanıyordu. Karayazıcı’yı Urfa’da kuşattı. Ancak emrindeki sekbanların soygunları ve zorbalığı celalileri gölgede bıraktığı için istanbul’a geri çağrıldı. Eylemlerinin hesabını veremeyince de idam olundu.

Karayazıcı’nın ölümünden sonra, adamlarının bazıları kendi çetelerini kurdular. Kardeşi Deli Hasan (Paşa) onun yerine geçti. Adamlarından Yularkastı, Kastamonu kentini haraca bağladı, birkaç kez yaktı. Arabacı Süleyman, Saruhan taraflarını soydu. 1603’te istanbul’da çıkan “zorba isyanı”na katılan sipahilerin bir bölümü, isyan bastırılınca Anadolu’ya kaçarak celali oldu. Aynı yıl Deli Hasan hükümetle anlaşarak Bosna beylerbeyliğine atandı, Celaliliği bıraktı. On bin celali de onunla birlikte Avusturya savaşı’na katıldı. Deli Hasan ve yedi arkadaşının beylerbeyliği ve sancakbeylik-lerine atandığını duyan Serdar Nuh Pa-şa’nın, “Bir yerine yüz nefer Deli Hasan peyda olur” sözü gerçekleşti. Ahmet I döneminde (1603-1617) Kalenderoğlu, Canbulatoğlu, Tavil Ahmet, Yusuf Paşa, Tanrıbİlmez, Ağaçtanpiri gibi daha birçok celali grubu türedi. Devletin baş edemediği bir celali olup oradan sancakbeyliğine geçmek ve soygunları bu unvanla sürdürmek çekici bir yükselme yoluydu. Altı bölük sipahilerinin de, devletten beylik koparmak için, İstanbul’dan Anadolu’ya geçip Celalilik yaptıkları görülüyordu. Anadolu halkıysa süregiden soygunlardan, cinayetlerden, saldırılardan bezmişti.

Celalilerin kahramanlıklarını, büyüklüklerini yansıtan türküler, destanlar dinleyerek büyüyen gençler için celali önderi olmak yaşamlarının amacı olmuştu.

1606’da veziriazam olan Kuyucu Murat Paşa celalilerle baş edebilmek için devletin düzenli ordusundan yararlanmanın zorunlu olduğuna inanıyordu. Bunun için öncelikle Avusturya ile barış yaptı. Kapıkullarından oluşan orduyu celaliler üzerine sürdü. Sekbanlardan hiç yararlanmadı. 30 000 celaliyi öldürerek bir süre için duruma egemen oldu (1607-1608). Kalenderoğlu gibi İran’a kaçan celalilerin bir kısmı Diyarbakır valisi Nasuh Paşa tarafından bağışlandılar Nasuh Paşa veziriazam olunca bu celalileri hizmetine alarak onlardan bir maiyet ordusu kurdu.

Osman ll’nin (Genç), yeniçeriler tarafından öldürülmesinden sonra, Erzurum valisi Abaza Mehmet Paşa, padişahın öcünü alacağı gerekçesiyle celalileri çevresinde topladı (1622). Yeniçerilere karşı saldırılara başladı. Kaçan yeniçeriler İstanbul’a gidip durumu bildirdiler. Veziriazam Hüsrev Paşa, Abaza ile anlaşarak onu Vidin valiliğine atadı. 1624’te Cennetoğlu; sultan ibrahim döneminde Vardar Ali Paşa, Karahaydaroğlu, Katırcıoğlu ayaklandılar. Vardar Ali Paşa ile Karahaydaroğlu idam edildiler. Katırcıoğlu hükümetle uzlaşarak Karaman beylerbeyi oldu. İkinci Viyana kuşatması sırasında da savaştan yararlanan Akkaş, Kara Mahmut, Yadigâr-oğlu, Bölükbaşı, Yeğen Osman gibi celaliler Sivas ve Bolu dolaylarında ayaklandılar. Bu celalilerden bir bölümü Avusturya’ya karşı sürdürülen savaşlarda orduya alındı, cepheye gönderildi.

Celali İsyanların Sonuçlarında Neler Oldu? 

Yüzyıldan fazla süren celali isyanları sonunda Anadolu’nun en zengin yöreleri, Ege, Bursa çevresi, Yeşilırmak yöresi, Orta Anadolu büyük çatışmaların yıkıntılarını taşıyordu. Mallarını yitiren köylüler canlarını, namuslarını korumak için İstanbul’a, savunması güçlü kentlere taçtılar. Çoğu da ıssız dağ köylerine sığındı. “Büyük taçgun” denilen bu kaçıştan sonra Anadolu, iktisadi açıdan büyük bir çöküntüye uğradı. Zengin ticaret ve üretim merkezleri yıkılmış, yakılmış, tarım üretimi çok azalmıştı. Açlık yaygınlaşırken, tarım ürünlerinin fiyatları da aşırı biçimde yükselmişti. Tahıl, Rumeli yakasından getirtilmeye başlandı. Ordunun ve istanbul’un beslenmesini öncelikle düşünen hükümet Rumeli’den Anadolu’ya tahıl, özellikle buğday geçirilmesini yasakladı.

Tüm ülkede tahıl alım satımı vesikaya bağlandı, imalat sektörü de çöküntüye uğradı. Köylünün parasız kalmasından, ulufeliler (kapıkulları), tadı, müderris gibi belli geliri olanlar yararlandılar. Köylüye yüksek faizle kredi vererek onları borçlandırdılar. Bu borçlarına karşılık da topraklarına el koydular. Miri toprak düzeni bozuldu. Kayseri, Ankara, Kastamonu, Malatya, Harput, Maraş, Urfa gibi zengin kentler yıkıldı. Tüm Anadolu yüzyıllar boyu onarılamayacak biçimde harap oldu.