Güncel

Hukuk Kuralları ile Ahlak Kuralları Arasındaki İlişki

Ahlak, insanların toplum içindeki davranışlarını ve birbirleriyle ilişkilerini düzenlemek amacıyla başvurulan kurallar dizgesi, başka insanların davranışlarını olumlu va da olumsuz biçimde yargılamakta kullanılan ölçütler bütünü.

Tarih boyunca her insan topluluğunda belirli bir ahlak dizgesinin bulunduğu ve bu dizgelerin toplumdan topluma, aynı toplum içinde de çağdan çağa değişiklik gösterdiği gözlenmiştir. Nesnel ya da toplumsal ahlak, insanın toplumun öteki bireylerine karşı ödevlerini içerir. Bu kurallar yazılı olmadığı için biçimsel bakımdan hukuktan farklı olmakla birlikte, gene de ahlak ile hukukun örtüştüğü, hatta özdeşleştiği durumlar vardır.

Toplumsal yaşama egemen olan hukuk kurallarıyla nesnel ahlak arasında sıkı bir bağ vardır. Toplumun genel ahlak görüşlerine ve toplumsal vicdana uygun düşmeyen hukuk düzenlemeleri, kendilerinden beklenen toplumsal işlevi yerine getiremeyeceğinden uzun ömürlü olamaz.

Ahlak ve hukuk kuralları arasındaki özdeşlik kimi alanlarda çok belirgindir. Örneğin adam öldürme, hırsızlık, sahtecilik, dolandıncılık, rüşvet alma ve verme gibi ahlakça kötü sayılan eylemler, hukuk kurallarının da yasakladığı ve suç sayarak yaptırıma bağladığı eylemlerdir. Kimi durumlarda eylemde bulunmamak da ahlak bakımından kötü sayıldığı gibi hukukun da yasakladığı bir eylem niteliğine bürünür. Örneğin terkedilmiş, yardıma muhtaç bir çocuk bulan kişinin, onunla ilgilenmesi ahlak açısından bir ödevdir ve bundan kaçınmak ahlaka aykırı sayılır; terkedilmiş küçük bir çocuğu bulup da yetkili kamu görevlilerine bildirmemek, birçok ülkenin ceza yasasında suç sayılmıştır.

Medeni hukukta da bireyler yardım edilmediği takdirde yoksulluğa düşecek olan kan hısımlarına yardım etmekle yükümlüdürler. Hukuk ile ahlak arasındaki ilişki, bazen hukukun ahlak kurallarına dayanması biçiminde ortaya çıkar. Bu durumda ahlak kuralları, hukuk düzeninin ayrılmaz bir öğesi olur. Örneğin, kimse özgürlüğünü başkasına devredemediği gibi, yasaya ya da genel ahlak ve adaba aykırı olarak sınırlayamaz. Bundan başka, topluma karşı önemli ödevler içeren mesleklere (örneğin hekimliğe) ilişkin düzenlemelerde (deontoloji) bir hukuk kuralı haline geldiği görülür. Buna karşılık ahlak, yazılı olmaması ve kural koyucunun ve taşıyıcının devlet birimleri değil bireyler olmasıyla hukuktan ayrılır. Ayrıca hukuk bireylerin yalnızca eylemlerine yönelirken, ahlak, yeme-içme kurallarından cinsiyet ilişkilerinin düzenlenmesine kadar uzanan bir yaşam alanında, insanların birlikte bulunduğu hemen her durum için kurallar barındırır.

Hukuka aykırı davranışlara karşı yaptırım olarak “ceza” uygulanır, ama ahlaka aykırı davranışlar “kınama” ve giderek “toplum dışına itme” biçiminde tepki görür. Ahlak kuralları, bireylere, önce “yetiştirme” sürecinde ana-babaları ve aileleri aracılığıyla, yapmaları ve yapmamaları gereken davranışların öğretilmesiyle aktarılır ve uygulanır. Daha sonra bireyin çevresindeki çeşitli toplum kesimleriyle bu aktarma ve uygulama sürdürülür. Ahlakın temel dayanağı, bireylerde geliştirilen ve “kötü” davranışla uyandırılan “utanma” duygusudur. Ahlak, tarih içinde yer yer dinlere bağlı olarak ortaya çıkmış ve her din, belirli bir yaşama biçimi öngören bir ahlak anlayışı barındırmıştır Bununla birlikte ahlak kuralları dinsel kurallardan ayrılır. Ahlak, temelde insanların kendi aralarındaki ilişkileri konu edinirken, dinler insanların “kutsal” sayılan ve inanç konusu olan doğaötesi güçlerle ilişkileriyle ilgilidir.

Ahlaka aykırı bir davranış “ayıp”, dine aykırı bir davranış ise “günah” olarak nitelenir. Ahlak, düşünce tarihinde çeşitli açılardan bilgi konusu edinilmiştir. Ahlaklı olmanın temelinde hangi ilkelerin bulunduğu ya da bulunması gerektiği ve hangi davranış türlerinin “ahlaklı” (“iyi”), hangilerinin “ahlak dışı” (“kötü”) olduğu gibi sorular Eski Yunan’dan başlayarak, felsefenin etik (*) adlı dalının konusu olmuştur. Ahlakı bütünsel bir olgu olarak ele alan düşünürler ise konuyu toplum eleştirilerinde işlemişlerdir.

Ayrıca bireylerin ahlak bakımından toplum karşısındaki durumu ve belirli bir ahlak dizgesinin ilgili toplum için taşıdığı anlam gibi konular ele alınmıştır. Bir yaşam biçimi ya da bir toplum modeli olaruk bütünsel ahlak dizgeleri öneren düşünürler de olmuştur.

Spinoza’nın Etika’sı birincilere, Platon’un Devlet’i ile çeşitli ütopya  tasarımları (Thomas Morc, Campanella, Francis Bacon) ikincilere örnektir. Rönesans ve Aydınlanma’yla başlayan gelişme içinde, büyük ölçüde Hınstiyanlığa bağlı Batı ahlak dizgelerinde önemli değişiklikler olmuş, katı kurallardan uzaklaşılarak “özgürlükçü” ve “usçu” bir ahlak anlayışına yönelinmiştir. Bu süreçte en önemli yeri Kant’ın ahlak çözümlemesi tutar. Aynı süreç içinde genel olarak “ahlaklılık” kavramı sorgulanmış, Nietzsche ve ondan etkilenen varoluşçuluk(‘) akımının temsilcileri, yaşadıklan toplundan eleştirerek ahlaktan bağımsız, özgür bir yaşam biçimi önermişlerdir.

20. yüzyılda ahlak daha çok bireyin toplum karşısındaki durumu açısından ele alınmıştır. Bir yandan oluşan teknolojik uygarlık ile refah toplumu ve bunlara bağlı hukuk devleti anlayışı, öte yandan bilginin yaygınlaşması, bireyin genel olarak toplum ve ahlak yargıları karşısındaki durumunu güçlendirmiştir. Ama bazı çagdışı düşünürler, özellikle Foucault, bunun görünürdeki durum olduğunu, aslında toplumda yaygın ahlakın birey üzerindeki egemenliğini  dolaylı yollardan güçlendirerek sürdürdüğünü savunmuşlardır. Günümüz felsefesinde, genel olarak “iyi-kötü” kavramları ve belirgin ahlak kuralları dil içinde oynadığı rol açısından ele alınırken, ahlakın niteliği toplum birey ilişkileri çerçevesinde tartışma konusu olmayı sürdürmektedir.

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir