Halk Bilimi

Hunlar ve Kutsal Kurtlar

Altay dağlarında “Kurt” heykelciklerini de bol miktarda görüyoruz: Kurt, Göktürklerin bir devlet armasıydı. Ayrıca kutsal bir yönü de vardı. Fakat nedense Göktürk çağındaki eserler arasında, kurt resmine ve heykeline hiç rastlamıyoruz. Altay dağları ise, bu bakımdan daha verimlidir. Türlü şekillerde yapılan kurt heykelleri bazan realist bir görüşle işlenmiş; bazan da keskin büyük dişler ve korkunç bir yüzle, kurtlara bir dev manzarası verilmiştir. Elbette ki bizim için, bu her iki türden eserler de büyük bir öneme sahip idiler. Realist olarak yapılmış kurt heykellerinin alt kısımlarında, soyulmuş derileri de görülmektedir. El ve ayaklan üe kuyruğundan meydana gelen beş bölüm, zaman zaman “S” şeklinde bükülerek, türlü süslemeler haline de sokulmuşlardı. Fakat çoğu zaman, yüzde ciddiyet ve korkunçluk değil; daha çok gülen bir insanın ifadesi belirtilmişti.
 Daha sonraki Türk Şamanizminde, Tanrıya verilen kurbanlarında, genel olarak yalnızca derileri ile başları saklanırdı. Bu deriler günlerce bekletilir ve yapılan törenlerde, onlara saygı gösterilir, yemek ve içkiler sunulurdu. Bu törenler, günlerce ve hattâ aylarca devam ederdi. Kurtların derileri ile birlikte resim ve heykellerinin yapılmış olması da, bize böyle bir inanan en eski izlerini göstermektedir. Yukarıda da söylediğimiz gibi eski Altaylar, din ve içtimâi seviye bakımından çok yükselmişler ve totem dininin izlerini ise, çok eski çağlarda bırakmışlardı. Kurt, onların yanında artık tapılan bir totem değil; daha çok sıhri ve uğur getiren bir sembol halinde görülüyordu.
Altaylı Hurilar, “Gökyüzünün” resimlerini de yapıyorlardı: Eski Türkler göğe çok önem vermişlerdi. Çünkü onların gökleri, Çin ve Hindistan’da olduğu gibi bulutlu değildi. Gece ve gündüz parlak bir gök, Türklerin kalplerini ve gözlerini kendine çekiyordu. Yıldızlar, eski Türk kültüründe çok büyük bir öneme sahip idiler. Çünkü eski Türkler zamanlarını, yollarım ve hattâ iklim şartlarının değişip veya değişmeyeceğini, gökteki yıldızlara bakarak öğrenirlerdi. Bunun için de geniş ve iyi gelişmiş bir yıldız bilgisine sahip olmaları gerekiyordu. Bu sebeple Türkler, göğe önem vermişler ve bütün ufukları tek bir renkle kaplayan göğün kendisinin de, bir Tanrı olduğuna inanmışlardı. Onlar Çin’de olduğu gibi yere bakmıyorlar ve yerle bağları ancak atlarının ayaklan ile meydana geliyordu. Göğün maviliği, renklerin en güzeli ve en kutsah, kalplerini dolduran sonsuz bir ilham kaynağı idi.
Eski Türklere göre gök, bir eksen etrafında döner ve bütün burçlarda, göğün bu dönüşüne uyarak düzenlerini kaybetmişlerdi. Bu inanış iranlıların “felek” lerine benzerse de Türkler, göğün bu dönüşüne “Çığrıt’, yani “Gök Çıkrığı” derlerdi. Onlara göre gece ve gündüz de dünyamızın üstünü örter ve durmadan dönerdi. Gece ve gündüz âdeta bir sargı gibi düşünülür ve Altay’da bulunan bazı eserlerde de böyle anlatılırdı. Elbetteki göğün yarısı beyaz ve yarısı da siyah bir sağrı ile kaplanmış olacaktı. Beyaz sağrı insanlara güneş ışığını veriyor ve sıra siyaha gelince de, bütün gök kapanıyor ve insanlar ışıktan mahrum oluyorlardı.” Onlara göre göğün gündüz ve gecesinin birer sembolleri de vardı. Çin’de genel olarak bu semboller siyah ve beyaz ejderhalar şeklinde düşünülmüştü. Fakat Türklerin, geyikleri ve kurtlan bile avlayan güçlü av kartalları vardı. Onlar kartala tabiatüstü özellikler verirler, gözlerinin bakışım insanlaştınr ve hareketlerini de büyük bir bahadıra benzetirlerdi. Altay kartallannın başında iki büyük kulak görülürdü. Bunun için de, Altaylarda bulunan ve göğü anlatan yuvarlak plâkalarda, gece ve gündüzü, beyaz ve siyah kartallar temsil ederlerdi. Eski Türklere göre göğün de bir ortası ve deliği vardı. Bu sebeple, gök çıkrığını gösteren bu yuvarlak plâkaların ortası da delikti. Türkler “Kutup yıdızına Demir kazık” derlerdi. Bunun da elbette astronomik bir anlamı olacaktı. Onlara göre kutup yıldızı göğün ortası idi. Yeryüzünden göğe yükselen demir bir kazık veya ağaç, Kutup yıldızına bağlamyor ve dünya ile gök ise, bu kazığın etrafında durmadan dönüyorlardı. Altay dağlarında bulunan eserler arasında, bunun gibi açıklanabilecek, daha birçok buluntular vardır.
Moğolistan, Hunların bir doğu vilâyeti gibiydi: Moğollarla Türkler, ırk ve dil bakımından, ayrı iki millet idiler. Elbetteki uzun asırlar yan yana yaşamışlar ve her iki millet de, birbirlerinden çok şeyler almış ve vermişlerdi. Fakat aralarındaki ayrılıklar, yine de belirli kalmıştı. Büyük Hun İmparatoru ve Hun devletinin kurucusu Mete, doğudaki bütün Moğol kavimlerini egemenliği altına almış ve onları kendi eyâleti haline sokmuştu. Kendi öz oğlunu bu bölgeye vali olarak tayin eder ve orasını bu şekilde idare ederdi. Hiç şüphe yok ki, Moğollar içinde büyük kabile reisleri ve hatta küçük hakanlar da vardı. Eski Türk devlet idaresinin bir özelliği olarak, yerli prenslere dokunulmaz ve onlara da kendi kararlarınca, bir selâhiyet verilirdi Bunun içindir ki, Moğolistan’da bulunan Hun mezarlarında daha çok Moğol yüzü taşıyan ölüler bulmaktayız. Bunları idare eden Hun soyluları ise, sayıca az idiler. Halbuki Altay dağlarındaki prenslerin hemen hemen hepsi beyaz, uzun boylu ve güzel insanlar idiler. Hun idaresi sayesinde gittikçe zenginleşen Moğollar, başta kumaş olmak üzere, Cinden birçok eşyalar getirtmişler, ve onları günlük yaşantılarında kullanmışlardı. Fakat bunların yanında, Bizans’ta dokunmuş kumaşlar da görülüyordu. Çünkü, Büyük Hun devleti, Bizans sınırlarına kadar uzayan bir imparatorluk halinde idi. öte yandan bu bölgedeki Hun kültürü, ta Kore yarımadasının eski kültürü ile de bir benzerlik gösteriyordu. Kore’den buraya getirtilmesi muhtemel olan bazı eşyalar da bulunuyordu. Bütün bunlar bize, Büyük Hun devletinin nasıl düzenli bir teşkilât meydana getirdiğini ve Çin denizinden Bizans’a kadar, bütün eşyaları nasıl kendine topladığını, açık olarak gösteriyorlardı.
Çin sınırları, Hurilarm devamlı bir garnizon yeri idi: Çin il Altay dağları arasında, büyük bir Gobi çölü vardı. Çine akın yapmak isteyen Hunlar, bu büyük çölü geçip, Çin’e ulaşmak zorunda idiler. Fakat çölü geçer geçmez yorgun ve bitkin bir halde bulunan Ortaasyalıların, hemen Çin ordusu ile karşılaşıp, savaşmaları imkânsızdı. Bu sebeple Hunlardan önceki çağlarda da Ortaasyalılar, Çin sınırlarındaki strateji bakımından en önemli bölgeleri almışlar ve oraları ileri garnizon olarak kullanmışlardı. Elbetteki buraya, Ortaasyalılarla beraber aileleri de gelmiş ve orada yerleşmişlerdi. Bu yolla, Sarı nehrin kıvrımı içinde ve onun kuzeyindeki dağlarda, yavaş yavaş Çinli olmayan, Ortaasyalı halk. kitleleri meydana gelmişti. Tabiî olarak bu Ortaasyalılar, oralarda asırlarca yaşamış ve birçok da san’at eserleri bırakmışlardı. Yalnız şu önemli noktayı unutmamamız lâzımdır: Çin’in kuzeyindeki Hunlar, nihayet öncü garnizonlardan başka bir şey değil idiler. Devletin esas kısmı ise, Ortaasya’da bulunuyordu. Bunun içindir ki, bu küçük asker grupları, ne büyük bir medeniyet yaratabilmiş ve ne de büyük prenslere sahip olabilmişlerdi. Fakat bunların eserleri Ortaasya sanatının özelliklerini taşıyan en orijinal buluntulardı. Çin’in kuzeyindeki bu Hun askerlerinin eserleri, daha çok Hun halk sanatının örnekleri idiler. Ne Bizans’tan ve ne de Çin’den gelen tesirler vardı. Bol bol savaşan hayvanlar, güzel geyik ve kuş heykelcikleri, onların sevdikleri ve saydıkları eserlerdi.

Kaynak: Bahaddin Öğel, Türk Kültürünün Gelişme Çağları

 
 

Daha Fazla Göster

ebilge

1983 Elazığ doğumluyum. Gazi Üniversitesi, Türk Halkbilimi ( 2008) mezunuyum. Kültürel Bellek sitesinin kurucusu, aynı zamanda tek içerik üreticisiyim. 2010 yılında yayın hayatına başlayan Web sitesinin öncelikli amacı; Kültürümüzün korunması, yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılmasıdır. İletişim kurmak isterseniz,serkan.gakko@gmail.com adresine eposta gönderebilirsiniz. Size en kısa sürede geri dönüş sağlamaya çalışacağım.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı