Halkbilimi

Karagöz Oyununda Dil ve Musiki

Karagöz’de Leylâ ile Mecnun gibi, Ferhad ile Şirin gibi, klâsik İran edebiyatından, klâsik Türk edebiyatına ve oradan da halk hikâye ve tiyatrosuna geçen mevzular da İşlenmiştir. Ancak bu türlü Karagöz oyunlarında vak’alar, bu eserlerin asıl şekillerinden ve ruhlarından geniş Ölçüde ayrılmış ve çok değişmiş bir mâhiyet gösterir.

Karagöz’de, Türkçe, birçok cümleleriyle hafızalarda yer etmiş sözlerle zengin, güzel ve ahenklidir. Bu, esas itibariyle bir İstanbul Türkçesidir. Bu Türkçede zaman zaman sevimli halk tekerlemeleri tekrarlanır. Aynı güzel ve tertibinde gizli bir lirizm bulunan cümleleri tekrar tekrar söylemekte bariz bir haz duyulur.?

Karagöz’ün bir de musikî tarafı vardır. Bu küçük, beyaz perdenin arkasından, klâsik Türk musikîsinin ve Türk halk musikisinin, ekseriya neş’e veren, şevk veren, hareketli besteleri, şarkıları, türküleri duyulur. Seyirciler, esasen bilip sevdikleri besteleri, bir de Karagöz oyununda duymanın, dinlemenin zevkini tadarlar.

Karagöz oynatan hayallerin genelde güzel sesli olmaları, yanlarında, def çalanlar ve yine güzel sesli yardımcılar bulundurmaları, sahneye musiki şevkini getirmek bakımından mühim bir harekettir. Bu musikî, vak’aların arasına ustalıkla yerleştirilir. Hiç yadırganmaz ve her şahsın sahneye gelişinde onun yeni bir şarkısı duyulur.

Bu hâdise, Türklerin daha Orta Asya asırlarında” hemen her hareketlerini musikî ile birlikte yapmaları gibi çok eski bir geleneğe uzanır. Yine Türk halkı arasındaki coşkun musikî hayatının daha XIL ve XIII. asırlarda İslâm ibâdeti ile de birleştirildiğini burada ehemmiyetle hatırlamak yerinde olur. İbâdete musiki getirmenin, bilhassa hür düşünceli Tek-ke’lerde bir şiir, raks ve musikî âyini yaratmanın, eski ve milli bir inanma üslûbunun devamı olması çok mühimdir. Bu sebeple Şeyh Küşterî meydanındaki türlü hayat sahnelerinin niçin hatta ne zamandan beri musiki ile bir arada yürütüldüğünü düşünmek kolaylaşır.

Karagöz’de musiki, asıllar ilerledikçe, şehirlerde yaşayan halk şarkılarından ve son zamanlarda bilhassa İstanbul türkülerinden seçmelerle gelişmiş ve zenginleşmiştir.

Buraya şu düşünceyi ilave edelim ki Karagöz oyununun İstanbul’da çok gelişen hayâtı, onun, daha önce Bursa’da başladığı şeklindeki güzel rivayeti gölgeliyemez. Bu rivayet, Türk Karagöz’ü için fedâ edilmez bir halk hatırasıdır. En eski Anadolu kaynaklarında oyun hayatına dâir verilen bilgilerin yok denecek kadar azlığı, Karagöz oyununun yeni vatandaki başlangıcını tâyin etmemizi güçleştirmiştir.

Anadolu’daki varlığını ancak XVI. asırdan ben daha ivi bildiğimiz Karagöz’de çok kuvvetli tasavvuf çizgileribulunması, Şeyh Küşterî menfabesi’nin büsbütün hayâl mahsûlü sayılamayacağı hakkında bir ip ucudur. Anadolu’da tasavvufun bilhassa XIII -XV. asırlarda atmosferik bir hayâta sâhip olduğu dikkate alınırsa bir gölge oyununa bu ölçüde köklü tasavvuf çizgilerinin girebilmesi, ancak veya en çok bu asırlarda mümkün ve böyle bir kuruluş, Anadolu’nun o asırlardaki mânevi vc içtimâi atmosferine daha uygundur.

Diğer taraftan, XVI. asır metinlerinde Kukla Oyunu’na Karagöz’den daha açık temaslar, dikkati çeker. Böyle temaslarda, bu gibi oyunlardan, hayat hâdiseleri ve insan karakterleri karşısındaki bâzı duyuş ve düşünüşleri izah yolunda istifâde edildiği görülür. Bir misâl olarak, XVI. asır Dîvân şâiri Edirneli Nazminin dîvânındaki müfredat bölümünde rastlanan şu beyit:
Donanurlar, dayanurlar, gurur île gezerler hep, Sanasın kuklalardır kalkışurlar herbirî dik dik.
ifadesiyle, hem kuklaların hem de kuklalara benzetilen kimselerin bir tasviridir.

Kaynak: Muhittin Sevilen / Karagöz