Halk Bilimi

Mitoloji Nedir, Mitoloji Hakkında Bilgiler

 
 Mitoloji Nedir, Mitolojinin Özellikler, Mitler ve Çeşitli Mitoloji Tanımları
Dünya edebiyatında mitolojinin sürekli ve etkili bir kaynak olduğunda uzmanlar fikir birliğine varmışlardır. Bilindiği gibi, insanlık tarihinin ilk edebî yaratmalarının kaynağı, mitolojidir. İlk çağ insanının varoluş ve yaşam kaynağı olarak gördüğü mythoslarla, ya da mitsel düşünce ile bilim arasındaki uçurumun 17., 18. yüzyıllarda ancak başladığını kabul edersek, mitolojinin etkinlik konusundaki eskiliğini açıkça ifade etmiş oluruz. İlkel insana göre mit, gerçektir, kutsaldır. İşlevi bakımından bu denli önemli olan miti tanımlamak da, aslında oldukça güçtür. Son yılların ilginç mitoloji araştırmacılarından biri olan Mircea Eliade’nin önerisi şöyle: “Mit, kutsal bir öyküyü anlatır; en eski zamanda, ‘başlangıçtaki’ masallara özgü zamanda olup bitmiş bir olayı anlatır. Bir başka deyişle mit, Doğaüstü Varlıkların başarıları sayesinde, ister eksiksiz olarak bütün gerçeklik, yani Kozmos olsun, isterse onun yalnızca bir parçası (sözgelimi bir ada, bir tür bitki, bir insan davranışı, bir kurum) olsun, bir gerçekliğin nasıl yaşama geçtiğini anlatır. Demek ki mit, her zaman bir ‘yaratılış’ın öyküsüdür” .
Bir diğer tanınmış mitoloji uzmanı olan Edith Hamilton ise mitoloji konusundaki görüşlerini şöyle açıklıyor: “Bazı kişilere göre, Yunan ve Roma mitologyası, bize insan soyunun yüzyıllar önce neler düşünmüş, neler duymuş olduğunu gösterir. Böylece, doğayla ilişkilerini son derece azaltan uygar insandan çıkarak doğayla kucak kucağa yaşayan insana varabiliriz. Mitologyayla ilgilenişimizin asıl sebebi de budur belki: Dünya gençtir; insanlar doğanın ortasında, toprağa bağlıdırlar; günlerini ağaçların, denizlerin, tepelerin, çiçeklerin arasında geçirirler. Gerçekle, gerçek dışı pek ayrılmamıştır daha.(…) Ama ilkel insanın durumuna bir göz atınca bu duygululuk balonu hemen sönüverir.(…) Yunan mitologyasının yarattığı ‘mucize’ budur: insancıl bir dünya…” . Bu insancıl dünya tasarım ve yaratımında işte mitoloji, önemli bir rol oynamıştır. Bilinmeyenin açıklanmasında, korkunun, hayranlık ve belki giderek artan sevginin bir yansıması sayılmıştır Mitoloji.
Mitolojinin kavramsal ve yapısal özellikleri üzerinde duran Ayhan Doğanç’ın yıllar önce (Ekim l969) yayımlanmış bir çalışmasında, bazılarının mit, kimilerinin de usture dedikleri şeylerin tümünü içine alan bir hazine olarak tanımlanmakta, mitoloji. Doğanç’ın yapısal özelliklere ilişkin bazı görüşleri şöyle: “Mitoloji, ilahlar ve ilahelerle, kahramanları kendine konu edindiğine göre, doğaya ve insana hükmedebilecek yaradılışta olan varlıkların eylemlerini dile getirmektedir. Bugün mitlerdeki dinsel elementler arka planda. Gerçi Lord Raglan şöyle diyor: Törenlerle yakın alakası olanlar mukaddes kitapların suresi olur, diğer mitler ise folklor olur’. Dinî törenler, önemli rol oynadıkları medeniyetlerin ortadan kalkmasıyla mitlerle de olan bağlarını koparmışlar ve edebî form olarak başka ülkelere bile geçmişlerdir…Peki nasıl olmuştu da mit ortaya çıkmıştı ? (…) İlk insanlar da öğrenmek isteğiyle yanıyorlardı, kuşkusuz. Mevsimlerin birbirlerini kovalayışlarını, sayısız yıldızları, ayı ve güneşi, hayatı ve ölümü düşünüyorlardı. Bilimin doyurucu olmadığı o eski çağlarda mit’ler sorulara cevap verme görevini yapmağa başlamışlardı. O halde mit bir eğlence vasıtası değildi. Eğlence demeyenler için tarih, coğrafya, fendir, mit. Bunu kabullenmek güç gelebilir bize, zira kıstaslarımız, çağrışımlarımız ayrı bizim onlarınkinden.
Bu fikrin karşısına çıkanlar da var; S. H. Hooke gibi: ‘Mitin görevi bilgi vermek değil, eylemdi; toplumun yaşaması için gerekli olan şeydi’. Meşhur antropolog Edward Taylor ise Primitive Culture adlı kitabında hayatın, doğanın ilksel felsefesi yatar, diyor bu efsanelerde. Mitler sayesinde, doğadan gittikçe uzaklaşmış olan insan onla gene sarmaş dolaş olmaya giden yolu açmış olur; bizi dünyanın gençlik, hatta çocukluk yıllarına, insanlarına, çiçeklerine, denizine götürür.
Max Muller’in her miti güneşe bağlaması, genel bir bakış açısı sayılabilir. O’na göre; “Troya’nın fethi efsanesi, güneşin her akşam batışının bir anlatısıdır…İster güneş, ister ay desinler, bu fikri savunanlara naturalistler (doğacılar) deniyor. Otto Rank ise astral (yıldız) ekolü adını veriyor.
Mitoloji, insan hal gücünün bir ürünü olduğuna göre, herşeyden evvel insan ruhunu ve tabiatını ele almak doğru olmaz mı ? Eğer Freud’a olan saygınızı yitirmemişseniz, mitleri ne diye rüyaların şairane ve abartılmış bir anlatısı olarak kabul etmeyesiniz? (…)Mitlerin insanların tutku ve isteklerinin tanrılarca yerine getirilmesini istemesi fikrini savunanlara hak vermemezlik edemiyorum.
Elimizdeki mitleri şu üç ana grupta sıralayabiliriz :

  • 1. Doğa olaylarını, hayvanların kökenini, törenleri, örf ve âdetleri anlatan mitler.
  • 2. Tarihî olayları açıklayıcı nitelikte olan mitler,
  • 3. Sadece maceraları anlatan ve eğlendirici nitelikleri olanlar.

S.H. Hooke ise şöyle sıralıyor:

  • 1. Törensel mitler,
  • 2. Etiolojik orijin mitleri,
  • 3. Kült mitleri,
  • 4. Prestij mitleri,
  • 5. Eskatalojik mitler (ahiretle ilgili olanlar).

Ayhan Doğanç, bu bilgileri verdikten sonra, mitolojiyi bu denli ilginç kılan, çekici yapan yönü açıklamaya girişir ve Edith Hamilton’un Mitoloji kitabından aldığı bir alıntıya yanıt arar: ” (Masallara göre) çok daha gerçekçi gelecektir mitler size. Işte mitlerin bir özelliği de gerçekle gerçek olmayanın birbirine sıkı bir şekilde bağlanması, aklın kontrolundan geçmemiş olmasıdır. Zaten düşüncenin görevi de yaratmaktan çok birleştirmek, tekâmül ettirmek ve türetmek değil mi? Yeni imgelerle mit uyduranlar din sınırını aşmış olmuyorlar mı?? (10)
Eski Yunanca’da söz karşılığı olarak kullanılan “myhos”, “epos” ve “logos” kelimeleri arasında mythos, söylenen veya duyulan söz anlamındadır. “Epos daha değişik bir anlam taşır: Belli bir düzen ve ölçüye göre söylenen, okunan sözdür, epos insana tanrı armağınıdır. Ozanın sözünü tanımlayan epos böylece şiir, destan, ezgi anlamına gelmiş ve o gün bu gün epik ve epope diye batılı dillerin hepsinde yerini almıştır…Mitos söylenen sözün, anlatılan öykünü içeriği ise, epos da onun doğal olarak aldığı ölçülü, süslü ve dengeli biçimidir…Logos gerçeğin insan sözüyle dile getirilmesidir. Logos insanda düşünce, doğada kanundur. Mythos’la epos uyumlu bir bütün içinde birleştikleri halde, onlarla logos arasında ilkinden ve gün geçtikçe kesinleşen bir karşıtlık baş göstermiştir.” (11) İşte Ege kıyılarında oluşan bu söylencelere dayalı anlatmalarla, bilim kolları birlikte gelişti. Azra Erhat, ilk çağlarda “mythologein” diye masal anlatmak anlamında bir yüklemin varlığından söz eder. Kanımca mitolojinin ortaya çıkışını, o denli eskilere götürmek olası.
Ancak bu konuda başka görüşler de var:
Mitoloji, evreni ve evren karşısındaki insanı kavrama ve açıklama gereksinimlerinden doğan, ilkel ve yoksul bir bilinçle, gelişmiş, zengin bilinç ve bilinçaltının(düş gücünün) ürünüdür. Ilkel insanın karşısında kavrayamadığı, açıklayamadığı doğal olaylar ve yıkımlar var. Gündüz devinim halindeki güneş, ateş topu, doğuyor ve batıyor. Gece ay ve yıldızlar. Korkunç seslerle gök görlüyor, şimşek çakıyor, ağaçlara, ormanlara yıldırımlar düşüyor. Volkanlar ateş kusuyor. Yağmurla gelen taşkınlar canlı, cansız ne varsa önüne katıp götürüyor. Bu olaylar her gün değil zaman zaman oluyor. Evren kavramından yoksun olan us, doğal olayları gizemli güçlerin ürettiğine inanıyor. Kötü güçler, yangınlar, taşkınlar, yer sarsıntılarıyla insanları öldürüyor. Ama hergün, ya da sık sık yinelenmedikleri için, demek ki onları koruyan iyi güçler de var. Böylece iyi ruhlarkötü ruhlar ikilemine dayanan Animizm (Ruhçuluk) inancı doğuyor…Onlara hoş görünmek için kurbanlar kesiliyor, törenler yapılıyor. Kurallar ve bu kuralları uygulayan şamanlar ortaya çıkıyor…Hayvanlara da gizemli güçler yüklüyor, mağara adamı. Yıkımlardan korunmak için ilginç bulduğu taşları ve hayvan kemiklerini (fetişizm) taşıyor. Güneşi, ayı, yıldızları, ateşi tanrısallaştırıyor.
Mitoloji’ye “Evreni ve evren karşısındaki insanı kavrama ve açıklama gereksinimlerinden doğan, ilkel ve yoksul bir bilinçle, gelişmiş, zengin bilinç ve bilinçaltının (düşgücünün) ürünü” biçiminde bir tanım getiren Erdoğan Alkin, ilkel insanların kimi doğa olay ve olguları karşısındaki acizliğini, zaman zaman hayranlığını örneklerle ele alarak, mitosların doğuş ve gelişimlerini açıklar. Kötü olayların sürekli olmadığını, bazan da iyi olayların gerçekleştiğini gören ilkel insan, iyi ve kötü ruhlar inanına varır (Animisme=Ruhçuluk). Doğa yıkımlarından korunmak isteyen insanoğlu, ilginç bulduğu kimi hayvan kemiklerini ve taşları, sığınma noktası olarak görüyor (fetişizm). Aklının ermediği, ama görüntüleri karşısında bile hayranlık duyduğu güneş, ay, yıldızlar gibi kimi doğa öğelerini tanrısallaştırıyor. Rüyada gördüğü olayları, yorumluyor, simgelerle hayatına yön veriyor.Kimi hayali kahramanlar ve onların olayları ortaya çıkıyor, yani masal biçimleniyor. Çıkış konusunda Alkin, Nietzsche’den aldığı şu alıntıyla görüşlerini sürdürür: “Kişi yüksek bir topluluğun üyesi olarak koyar kendini ortaya. Türküler çığırır, oynar, oynaşır. Unutur artık yürümeyi de konuşmayı da. Düşer yollara oynayarak yükselmek için göklere doğru. Davranışlarından anlaşılır büyülenmişliği. Konuşur gibidir hayvanlar, toprak süt verir, bal verir, doğaüstü bir anlam çıkar insandan. Kişi kendini tanrı sanır, döner geçer kendinden, yükselir düşte gördüğü tanrılar gibi”. Alıntıdan da anlaşılacağı üzere, kişinin doğaüstü olaylar karşısında, öz varlığını, doğaüstü bir kavram olarak kabullenmesi sözkonusu.
Mitosların, gerçekleştirilen bir hayat tarzının, bu hayat tarzını elde etmek için yüksek maliyetler ödeyen topluluk üyelerince korunmasını amaçlayan törensel etkinliklerden çıktığını savunan Ünsal Oskay, insan topluluklarının, Mezopotamya’dan beri bir savunma mekanizması içinde olduğunu belirtir. Uygarlık düzeyini, uzun ve zorlu savaşımlarla yakalamış olan insanlık dünyasının, onu koruyabilmek ve bu alandaki engin başarısını sürdürebilmek için örneğin Mısır ‘da ve Mezopotamya’da ritüeller-törensel etkinlikler oluşturduğunu belirtir. “Ritüeller, bu başarının elde edilmesini sağlayan, işleri örgütlenmeleri, hiyerarşik ilişkileri saygınlığa, eleştiri dışı tutmaya, muhafazaya yönelik sembolik adlandırma etkinlikleriydi. Ritüeller, yalnızca başlarına yapmıyordu bu işleri. Fiziksel eylemi daha etkinleştirsin diye sözler, şarkılar, afsunlar da yer alıyordu ritüellerde. Amaç ise, uygarlığa büyük bedeller ödeyerek geçen bu toplulukların varlıklarının zeminini oluşturan maddi ve manevi koşulların yaratılması, pekiştirilmesi, kuşaktan kuşağa aktarılması, sürdürülmesiydi”.(13)
Mitoloji (söylencebilim) kavramının mantık öncesi düşünüş çağlarının ürünü olduğunu savunan Mazhar Candan, “Bir mit’i tüm anlamıyla doğru olarak, nedenleri ve gerekliliğiyle kavramak. Dış dünyayı ilkel insanın duygularıyla algılamak demektir. Mitolojik düşünce ve dinsel inançlar arasında kökten, hiçbir ayrım yok denebilir”(14) diyor.
Mitosların, mitologyaya dönüşmesinin, onların yaşamdan çıkan ve bir kültür tarihini yansıtan unsurlar olarak kabul edilmesine bağlı olduğunu savunan Güven Taner, 1960’lı yıllarda dilbilimcilerin mitoslara el atmasıyla değişik yorumların da ortaya çıktığını belirtir. “Özellikle Levi Strauss, ilkel diye adlandırılan mitosların da çok karmaşık görünümlü Mısır, HelenistikRoma mitosları ölçüsünde yetkin olduklarını ortaya koymuştur. Yapısalcı dilbilimin mitosları ele alışı, bu konudaki en radikal yaklaşımdır, şimdilik”.(15)
Batı’daki mitoloji çalışmalarında, tarihte yaşamış kahramanların çevrelerinde oluşan anlatmalar legende sözcüğüyle, mitostan ayrılmaktadır. Azra Erhat’ın deyişiyle mythos, çok tanrılı bir dinin tanrıları üzerine anlatılan efsane, mythologia ilkçağın din kitabı olmak gerek, oysa değildir ve hiç bir zaman olmamıştır. ” Çünkü bu efsanelerde inanç, tek tanrılı dinlerde sözkonusu edilen inanç düzeyine yükselmemiştir… İlkçağ mythosu layiktir, din adamının değil, sanatçının uğraşıdır, onun anlamı, yön ve biçimi din alanında verilmez, sanat alanında verilir. Asıl yaratıcısı da sözdür ve söz ustasıdır. Mythos, epos, giderek logos bile birleşmişlerdir onun doğup gelişmesine.(…) İlkçağ insanı sözle birbirinden renkli, büyüleyici ve inandırıcı yapıtlar yaratabilmiş ve sözün bir kitap içinde donmasını önleyerek, çağdan çağa, insan kanı gibi sıcak sıcak akmasını, böylece canlılığını sonsuzluğa dek aktarmasını sağlamıştır.” (16)
Avrupa?daki mitologyanın oluşmasında eski Yunan kaynağından gelen ögelerin Latin kültürüyle birleşmesi temel yapılanmadır. Tanrılar, diğer kutsal kişiler, hatta mekanlar arasındaki benzerlikler, bu koşutluğu kanıtlamaktadır. Eski Yunanca ve Latincedeki söylenişleriyle tanrıların adlandılışını görelim:

  • Zeus (Jupiter) : Göklerin, yıldırımın kralı, tanrıların başı.
  • Poseidon (Neptunus) : Denizler ve sular tanrısı
  • Hades ?Pluton (Orcus) : Ölüm ülkesi, yeraltı tanrısı
  • Apollon (Apollo) : Sağlık, yetkinlik, güzel sanatlar tanrısı
  • Hera (Iuno) : Zeus?un kıskanç karısı, evliliklerin koruyucu tanrısı
  • Ares (Mars) : Savaş tanrısı
  • Hephaistos (Vulcanus) : Ateş ve zenaat tanrısı
  • Athena (Minerva) : Kentlerin, el sanatlarının koruyucu tanrısı
  • Hestia (Vesta) : Ocak ateşi, yuva tanrıçası
  • Aphrodite (Venüs) : Aşk ve güzellik tanrıçası
  • Hermes (Mercurius) : Haberci, hırsızlar ustası, ticaret tanrısı
  • Artemis (Diana) : Av, ağaç tanrıçası, genç kızların koruyucusu
  • Dionysos-Bakkhos (Liber-Bacchus) : Şarap, coşku..tanrısı
  • Eros (Cupido-Amor) : Çocuk-tanrı, aşk tanrısı
  • Dmeter (Ceres) : Toprak, bereket tanrıçası
  • Perephone (Prosperina) : Hades?in karısı, yerltı tanrıçası.

Eski Yunan’ı uygarlığın başlangıcı sayan görüşün, geçen yüzyılda kaldığını ve artık geçerliliğini kaybettiğini yazan Konur Ertop, “Ya bizim mitologyamız?” sorusunu da şöyle yanıtlar : “Böyle bir şey olduğunu Altay Şamanlarını inceleyen Radloff yüzyıl önce yayınladığı zengin malzemeyle göstermişti. Dünyanın ve insanın yaratılışı, Tanrılarla insanın ilişkileri, iyilikle kötülüğün çekişmesi gibi mitologya temaları bu malzeme içinde geniş geniş anlatılmıştır. Öte yandan Oğuz Destanına ait parçalar, Uygurlardan kalan veriler, yüzyılımızın başında ele geçen Dede Korkut Kitabı Türk mitologyasının çok renkli mozayiğini oluşturur.
Ancak eski edebiyatımızı bu renkler değil başka bir kaynak bezemiştir. Divan edebiyatı, İran Mitologyasında bereketli bir kaynak bulmuştur. İsfendiyar, Cemşit, Feridun, Keyhüsrev, Hüsrev, Nuşirevan Neriman, Rüstem, İskender ve öteki Şehname kahramanları Osmanlı ozanlarının dünyasında yerlerini almışlardı. Onların başından geçen serüvenler, canlandırdıkları değerler, bu edebiyatı büyük ölçüde besledi.
Bizde Batıdan çeviri hareketini başlatan kitap, Yusuf Kâmil Paşa’nın 1862’de yayınlanan Telemaque çevirisi ise öteki kaynağı, Yunan Mitologyasını gösteriyordu.(…) Aynı yapıtı Ahmet Vefik Paşa da çevirmeye koyulmuştur.(…) Nabizade Nazım’ın yayınladığı Esatir’de Yunan ve Roma mitologyası yanında Hint, İran, Mısır, İskandinav, Germen tanrılarını. tanrıçalarını da konu edinmesi dikkate değer. (…) Bir ara Nev-Yunanîlik akımı moda olur. Yakup Kadri ve Yahya Kemal gibi yazarlar, ozanlar, Avrupa’ya kaynak olmuş Akdeniz uygarlığının yalın ve derin çizgilerini yakalamaya çalışırlar. Yahya Kemal’in Byblos Kadınları, Sicilya Kızları gibi şiirleri o dönemdendir. Millî Edebiyat akımının temsilcisi Ömer Seyfettin onları alaya almak için Boykotaj Düşmanı öyküsünü kaleme alır ama öte yandan da İliada’yı çevirmeye girişir.
Millî edebiyat akımının asıl ilgisi, bekleneceği gibi Türk mitologyasınadır. Ziya Gökalp’ın Kızılelma, Ergenekon, Alageyik ve benzeri yapıtları bu kaynaktan beslenmiştir.” (17)
Cumhuriyet yıllarındaki çevirilerle yeni türler, yeni etkilenmeler, edebiyatımızda yoğunluk kazanmıştır. Yeni yeni tanınmaya başlayan mitologya da, yazar ve şairlerimizin doğal olarak ilgisini çekmiştir. Bunlar içinde Persefon şairi diye tanınan Salih Zeki Aktay, şiirlerinde Yunan mitologyası motiflerini en çok kullananların başında gelmektedir. Persefon (1930), Asya Şarkıları (1933), Pınar (1936) adlı kitaplarında bu eğilimi açıkça görebiliriz. Kendisine Hellenistik şair de denmesi sanırız bu tutumundan kaynaklanmıştır. Hasan İzzettin Dinamo”nun Deniz Feneri (1937) adlı ilk kitabında da, mitologyadan etkilenmeler oldukça belirgindir.
Millî Eğitim Bakanlığı, Yunan mitologyasına ve Yunan klasiklerine ait yapıtları, l940 yılından başlayarak, yayınlamıştır. Orhan Hançerlioğlu, 1953’te yayınladığı Oyun adlı romanındaki kahramanını, mitologyadan alınmış motiflerle sunar.
Tiyatro alanında da bazı uyarlamalar, etkilenmeler görülmüştür : Güngör Dilmen Kalyoncu’nun Midasın Kulakları (1959), Selahattin Batun ‘nun Iphigenia Tauris’te (1942) Güzel Helena (1954), Munis Faik Ozansoy’un Medea (1963), Kemal Demirel’in Antigone (1966) adlı eserleri hemen aklıma gelenler arasında.
Mitolojik şiirlerinin varlığını bildiğimiz Oktay Rıfat, Latin Ozanlarından Çeviriler (1963) ve Yunan Antologyası (1964) adlı eserlerin sahibidir. Zeki Ömer Defne, Mustafa Seyit Sütüven ve Behçet Necatigil de mitologyadan şiir alanında yararlanmış, etkilenmiş isimler arasındadırlar.
Mitolojinin Cumhuriyet sonrası şiirimize etkilerini örneklerle ele alan dolgun bir çalışma Aydın Afacan tarafından gerçekleştirilmiştir. Şiir ve Mitologya Cumhuriyet Dönemi Şiirinde Yunan ve Latin Mitologyası (Doruk Yayıları, Ank., 2003) adını taşıyan yapıtta, genel mitolojik bilgilerden sonra, Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde mitolojinin etkilerini ele alınmaktadır. Bu çalışmanın Sonuç ve Özet başlıklı kısmında ulaşılan noktalar aşağıdaki biçimde sıralanmıştır:
1. Mitologya doğanın imgelem içinde biçimlendirilmesinin bir ürünüdür. Ancak, imgelem ürünü oluşu, sanatsal anlamda bir kurmaca olduğu anlamına gelmez; mitologya, ilkel insan açısından bir inanç ve gerçekliği ifade eder. Bu bakımdan:
a) Asıl (ilkel) biçimiyle mitologya, insanın doğa karşısında egemen konuma gelmesiyle etkinliğini yitirmiştir. Dolayısıyla, modern toplumlarda kimi mitolojik öğelerden söz edilse de ilkel anlamda bir mitologya üretilemez.
b) Günümüzden geriye bakıldığında mitologya, sanat, bilim, din ve diğer kültürel öğelerin ortak zemini konumundadır. Mitos, epik vb. ürünlerle birlikte, sanat yapıtlarına doğru evrilmiştir. Bu bakımdan, bugün Yunan-Latin sanatını ifade eder.
2. Şiir – mitos ilişkisi, şiirin mitolojik kaynaktan doğuşu ve imgesel düşünme; şiire eşlik eden mitsel arketipsel ögeler; şairin, kendi sanat anlayışı dolayımında mitolojik öğelerden yararlanması gibi düzlemlerde ortaya çıkmakta ve incelemelere konu olmaktadır. Modern şiirdeki mitolojik öğeler, kimi zaman yüzeyde görünmekle birlikte, kimi zaman da derin yapı çözümlemelerini gerektirmektedir.
3. Türk edebiyatında Yunan ? Latin mitologyasına duyulan ilgide, Tanzimat döneminde başlayan Batılılaşma olgusunun etkisi vardır. Cumhuriyet döneminde ve öncesindeki çeviri hareketleri, Nev-Yunanilik, Mavi Hümanizma gibi kültür ve edebiyat alanındaki girişimlerin de bu ilginin gelişmesinde bir payı vardır.
4. Cumhuriyet döneminde, Yunan-Latin mitologyasından yararlanan şair sayısı, ilk yıllarda bir kaç şairle sınırlı iken, 1940?lı yıllardan itibaren bu kaynağa uzanan şairler yavaş yavaş artmaya başlamış. Kitap düzeyinde, asıl niteliksel gelişme 1960?lı yıllarda başlar ve daha sonraki yıllarda bu alanda yetkin yapıtlar verilmiştir.
5. Şiirde mitolojik ögelerden ve geçmiş kültürel birikimden yararlanma öncelikle, yapıtın estetik düzeyi açısından ele alınabilecek bir konudur. Kimi şair, bu öğelerden, bir bakıma evrensel anlatım olanakları sunacak ve yapıta derinlik ve zenginlik kazandıracak biçimde yararlanırken; kimi şairde ise, bu öğeler, birer ?süs? ve ?yığma? malzemesi olarak katılır şiire. Bu bakımdan, bu öğelerin ?yabancılığı? sorunu, öncelikle, katıldıkları yapıtla ne ölçüde kaynaşabildikleri ve nasıl işlendikleri açısından değerlendirilmelidir. (a.g.k. s. 260)
Son yıllarda dilimizde Mitoloji ile ilgili yayımlanan kaynak eserlerin artmış olduğunu gözlemlememiz, sevindiricidir. Bunlar içinde Batı dünyasında da haklı bir saygınlık kazanmış olan Mircea Eliade”nin, Mitlerin Özellikleri adlı kitabından yararlanarak, mitlerin yapısal temel özellikleri ve işlevleri konusunda bilgiler sunacağız.
Kozmogoni ve köken mitlerine toplu bir bakış, bize onların salt ilk çıkış, ilk oluş konusunda bilgi ve yorum getirdiklerini düşündürür. Oysa mitler, insanın bugün içinde bulunduğu duruma gelinceye kadar geçirmiş olduğu evreleri de anlatır. İnsanın dünyadaki varlığı, mitlere göre “Doğaüstü Varlıkların” başlangıçtaki rollerine bağlıdır. Doğaüstü Varlık, ilkel insana balık tutmayı bir mit aracılığıyla öğretmiştir, bunu yaparken de hem insanüstü bir eylemi ortaya koyar, hem insanlara, sıra kendilerine geldiğinde, bunu nasıl gerçekleştireceklerini öğretir, hem de bu kabilenin neden bu biçimde beslenmek zorunda olduğunu açıklar. Mitlerin, insanlara bilgiyi sunarken, kutsallık ilkesini kullandığını rahatlıkla gözlemleyebiliriz. Kullanılan ilaçlarda, üretime yönelik uygulamalarda mitsel motifler, kuşaktan kuşağa aktarılır. “…Bir nesnenin, bir hayvanın, bir bitkinin vb.nin kökenini bilmek, onlar üstünde sihirli bir güç edinmek demektir; insan bu sayede onlara egemen olmayı başarır, çoğalmalarını ya da istenilen ölçüde üretilebilmelerini sağlayabilir. Mutlu avcı, av hayvanının kökenini bilen avcıdır…Aynı şekilde ateşin ve yılanların kökeni bilinirse, insan kızgın demiri tutabilir ya da zehirli yılanları eliyle yakalayabilir…Herhangi bir ilacın, ancak kökeni bilindiğinde etkili olabileceği düşüncesi çok yaygındır. Her büyülü şarkıdan önce, kullanılan ilacın kökenini anlatan sihirli sözlerin söylenmesi gerekir, yoksa ilaç etkili olmaz…İnsan mitleri yaşarken, kutsal olmayan ve kronolojik özellikteki zamanın dışına çıkar, nitelik açısından farklı bir zamana, hem en eski hem de sonsuza dek yakalanabilecek olan kutsal bir zamana açılır.”
“Arkaik toplumlarda yaşandığı biçimiyle mit konusunda genel olarak yapısal açıdan şunlar söylenebilir: 1. mit, doğaüstü varlıkların eylemlerinin öyküsünü oluşturur; 2. bu öykü, kesinlikle gerçek (çünkü gerçeklerle ilgilidir) ve kutsal ( çünkü Doğaüstü Varlıklar tarafından yaratılmıştır) olarak kabul edilir; 3. mit, her zaman için bir ‘yaratılış’la ilgilidir, bir şeyin yaşama nasıl geçtiğini, ya da bir davranışın, bir kurumun, bir çalışma biçiminin nasıl yaratılmış olduğunu anlatır; işte bu nedenle de, mitler insana özgü her anlamlı eylemin örnek tiplerini oluştururlar; 4. insan miti bilmekle nesnelerin ‘köken’ini de bilir, bu nedenle de, nesnelere egemen olmayı ve onları istediği gibi yönlendirip kullanmayı başarabilir; burada ‘dıştan’, ‘soyut’ bir bilgi değil de (mitin ya tören havası içinde anlatılması ya da kanıtını oluşturduğu ritüelin gerçekleştirilmesiyle) rit biçiminde ‘yaşanan’ bir bilgi sözkonusudur; 5. şu ya da bu biçimde, insan, miti yeniden anımsatılan ve yeniden gerçekleşme aşamasına getirilen olayların kutsal, coşku verici gücünün etkisine girmek anlamında ‘yaşar’.
Demek ki mitleri ‘yaşamak’ gerçek anlamda ‘dinsel’ bir yaşantıyı kapsar; dinseldir çünkü sıradan yaşantıdan, gündelik yaşamdan farklılık gösterir. Bu yaşantının ‘tinselliği’ , mitolojiye özgü, coşturucu, anlamsal olayların yeniden gerçekleşme aşamasına getirilmesi, Doğaüstü Varlıklar’ın yaratıcı eylemlerine yeniden tanık olunması olgusundan ileri gelir…Mit kişileri var edilmişlerdir, insan da onlarla zamandaş duruma gelir. Bronislav Malinowski’nin deyişiyle yaşanan yanıyla gözönüne alındığında mit, bilimsel bir merakı gidermeye yönelik bir açıklama değil ama bir ilk gerçeği yeniden yaşatan bir anlatıdır ve derin bir dinsel gereksinimi, tinsel özlemleri, toplumsal türden baskı ve buyrukları hatta bir takım pratik istekleri karşılar. İlkel uygarlıklarda mitin vazgeçilmez bir işlevi vardır: İnanışları dile getirir, belirgin kılar ve düzene koyar; ahlak ilkelerini savunur ve onları zorla kabul ettirir; rite ilişkin törenlerin etkinliğini güvence altına alır ve insanın uyması için yarar sağlayıcı kurallar sunar. Demek ki mit, insan uygarlığının temel bir öğesidir…ilkel dinin ve pratik bilginin gerçek bir düzenlemesidir.
Mitlerin yapısı ve işlevi konusundaki sözlerimizi, hocamız Prof. Dr. Bilge Seyidoğlu’nun Mitoloji Üzerine Araştırmalar Metinler ve Tahliller adlı yapıtının sonuç kısmından bir alıntıyla noktalamak istiyoruz :
“…Gerektiği zaman mitlerden maddi ve manevi her alanda faydalanılabilir. Birer kültür kalıntısı olarak milletlerin kültürlerinde yerlerini alabilecekleri gibi, ticari, turistik alanlarda da mitolojik kalıntılardan faydalanmak mümkündür…”

Kaynak: Türk Halk Edebiyatı Anlatı Türleri (2004) Prof. Dr. Metin KARADAĞ

Daha Fazla Göster

ebilge

1983 Elazığ doğumluyum. Gazi Üniversitesi, Türk Halkbilimi ( 2008) mezunuyum. Kültürel Bellek sitesinin kurucusu, aynı zamanda tek içerik üreticisiyim. 2010 yılında yayın hayatına başlayan Web sitesinin öncelikli amacı; Kültürümüzün korunması, yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılmasıdır. İletişim kurmak isterseniz,serkan.gakko@gmail.com adresine eposta gönderebilirsiniz. Size en kısa sürede geri dönüş sağlamaya çalışacağım.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı