Genel KültürEdebiyat

Nasreddin Hocanın Çocukluk Fıkraları

Nasreddin Hocanın Çocukluk Fıkraları…

Olayların ardındaki gerçekler

Şu ele avuca sığmaz, afacan Nasreddin yok mu, illallah demişlerdi Sivrihisar çocukları… Ne zaman aralarına girse, ne yapar eder, onlara bir oyun oynar, sonra da karşılarına geçer gevrek gevrek gülerdi. Şu Nasreddin’e bir oyun oynamalı, intikam almalıydı. Çocuklar aralarında karar verdi. Onu bir hamama götüreceklerdi. Gidip Nasreddin’e söylediler;
— Bizimle hamama gelir misin? Arkadaşlar toplandık yıkanacağız…
— Giderim tabii
Bohçalar sırtlandı. Hamama giderek soyunup dökündüler. Göbek taşma oturdukları sırada içlerinden biri:
— Haydi çocuklar, yumurtlayalım. Kim yumurtlamazsa hamam parasını o versin.
Olur mu olur… Herkes bir köşeye çekilerek tavuk gibi gıdaklamağa, gizlice getirdikleri yumurtaları göbek taşma bırakmağa başladılar. Nasreddin baktı ki durum fena, kendisinden başka herkes yumurtluyor. İşte o zaman zekâ çarkı işlemeğe başladı. Hemen bir göbek taşına fırlayarak horoz gibi çırpındı, uzun uzun Öttü. Çocuklar şaşırmışlardı:
—Ne yapıyorsun?
Deyince, en güzel cevabı yerleştirdi:
— Ne yapacağım arkadaşlar, elbette bu kadar tavuğa bir horoz lazım, yoksa nasıl yumurtlardınız ?

Bildiğiniz bu fıkrayı neye mi tekrarladık? Şundan ki, daha çocukluk günlerinde, Tanrı vergisi zekâ ve hazırcevaplığı ile o, Nasreddin Hoca olmağa namzetti onu demek istiyoruz. Her geçen yıl, onu olgunlaştırıyor, pişiriyor, toplumun kusurlarım, aksak yönlerini bir nükte büyüteci ile yüze çıkararak çevresindekilere hayat dersi veriyordu.

Bir toplantıda birisi hafifçe yellenmişti. Adam utancından, çıkan sesin tahta gıcırtısından olduğunu duyurmak için ayağım bir iki kere tahta döşemeye sürtmüştü. Küçük Nasreddin dayanamadı:
— Haydi diyelim ki, sesini benzettin, ya kokusunu ne yapacaksın?
Demişti. Böylece kabahatlerin görünüşte gizlenebileceğim, gerçekte ise bunun mümkün olamayacağım, bir gün bir yerden kokusunun çıkabileceğini insanoğluna anlatmak istiyordu,
O günlerde Sivrihisar medresesine gidiyor, Arapça yarım yamalak bir şeyler öğrenmeğe çalışıyordu. Öteki derslere bir diyeceği yoktu ama, şu Arapça canını sıkıyordu. Sabahtan akşama değin ha bre (nasara yensuru..,) çekiyor, ertesi gün de unutuveriyordu. Bir gün, derste, hocası (Ekser için hükmü kül vardır..) Meşhur kaidesini söylemişti. Yani bir işte çoğunluk demek olan ekser hangi fikirde ise kül demek olan herkesin o fikri kabul etmesi lâzım gelir, demek istiyordu. Arapça (ekser) kelimesi, burada (kül)e eşit oluyordu.
Aradan günler geçti. Bir gün medreseden eve geldiği zaman anası:
— Nasreddin, al şu torbayı, külhandan biraz kül getir, çamaşır yıkayacağım.
Dedi. Torbayı aldı, külhana gitti. Fakat eli boş döndü. Kül yoktu. Yolda bir avuç paslanmış çivi gördü. Çiviye, bugün de Anadolu’da söylendiği gibi, ekser denirdi. Nasreddin sevindi:
— Tamam, kül bulamadıysam ekser buldum. Madem ki ekser için kül hükmü vardır, bu ekserler de kül hükmündedir.
Çivileri torbaya doldurdu. Eve gelir gelmez:
— Al istediğin külleri:
Diyerek torbayı anasının önüne çırptı. Bir sürü paslı çivi…
— Oğlum bu ne? —Ekser!
— Ben sana ekser mi dedim, kül getir dedim.
— Ekser demek kül demektir.
— Hadi oradan, aklını mı oynattın?.. Nasreddin ciddi:
— Ana, sen de benim gibi medreseye gitmiş, Arapça okumuş olsaydın, ekserin kül olduğunu anlar, böyle konuşmazdın… İnanmazsan git de hocaya sor!..
Medresenin körü körüne öğrettiği Arapça için Nasreddin’in dilinden güzel bir alay şekli.. Bunu ilerde, onun olgun kişiliğinde daha zarif olaylarda göreceğiz.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir