Halkbilimi

Nasrettin Hocanın Köyü

Ankara’dan Eskişehir’e yolunuz düşerse Sivrihisar’a varmadan yol üzerinde bir benzinlik görürsünüz. Benzinliğin önünde yüksekçe bir kaideye oturtulmuş Nasrettin Hoca heykeli var. Hoca sık sık fıkralarında “Bozoğlan” diye adı geçen eşeğinin üzerinde güleç, karşı yamaçlardaki bir köyü seyrediyor.
Burada Nasrettin Hoca heykelinin ne işi var, diyemezsiniz. Az ötedeki bayırın altında Nasrettin Hoca’nın doğup büyüdüğü Hortu köyü, şimdiki adıyla Nasrettin Hoca köyü var.

Ankara-Eskişehir yoluna dikine inen, dar bir yoldan Hortu’ya gidilir. Uzak değil, birkaç kilometre ötede… Köye girdiğiniz zaman, bir kahvehane ve bir bakkal dükkânının tahta peykelerinin sıralandığı meydanda durmayı, size selam verenlerin selamını almayı ihmal etmeyiniz. Hele bir de peykelere oturdunuz, size ikram edecekleri buruk, demli çayı yudumlamaya başladınız mı, diller çözülecektir.

Yıllar, yüzyıllar öncesi, Akşehir’de öldüğü ve bugünkü türbesine gömüldüğü gün, aslında Nasrettin Hoca, Anadolu’ya bir güneş gibi yeniden doğuyordu. O, hiç değişmeyen toplum olaylarının tabii akımı içinde, her çağda yaşayıp durdu. Her zaman, her toplulukta dile geldi. Herkes günlük olayları, biraz da onun alaycı gözüyle, abartıcı büyüteciyle görmeye çalıştı.

Nasrettin Hoca’yı ölümsüzlüğe ulaştıran güç, toplumun ortaklaşa umutları, dertleri hastalıkları, çirkinlikleri ve güzellikleriydi. Nasrettin Hoca, bunları dile getiriyordu. Bir sabah Akşehir Gölü’ne yoğurt çalarken,
Hoca göl hiç yoğurt tutar mı, diyenlere onun, “Ya tutarsa!” cevabı, bir umut ışığı gibi parlıyordu. Yaşantımız umutlarla güzeldir. Umudunu yitirmiş insan için dünya tatsızdır, karanlıktır.
Alışverişten dönerken kendisine düdük ısmarlayan çocuklara verdiği cevabı hepiniz bilirsiniz:
Parayı veren düdüğü çalar!
Bu söz ekonominin, ticaret hayatının değişmeyen, değişmeyecek olan kuralı değil midir? Hoca’nın kürsüye çıkıp da,
Bilenler, bilmeyenlere öğretsin… Sözündeki gerçek, eğitimin temelinde oturan ana sorun değil midir? Söylesenize…
Bir fıkrasını daha burada hatırlayalım:
Hoca bir gün susamıştır. Çeşmeye gider. Bir de ne görsün, çeşmenin kurnasında tahta bir tıkaç var. Zorla tıkacı çıkarır. Çıkarmasıyla su “gür” diye boşalır. Hoca’yı sırılsıklam ıslatır. Hemen tıkacı yerine sokar, ardından,
Tevekkeli, ağzına böyle tıkamışlar, der.
Alınan her tedbirin bir nedeni olduğunu bu fıkradan daha güzel kim anlatabilir.
Hani şu, eşekten düştüğü zaman, çevresindekilere,
Düşmeseydim, zaten inecektim… cevabı, bu cevaptaki espri, her devirde güncelliğini, tazeliğini sürdürür, durur.
“Ye kürküm ye!.. ” fıkrasındaki gerçek, hiç bir zaman eskimemiştir.
Nasrettin Hoca’yı bir halk filozofu olarak ölmezliğe ulaştıran fıkralarındaki yeri geldikçe düşündüren, sırasında güldüren hep bu gerçeklerdir. Toplum gerçeklerinin sözle çizilmiş karikatürleri… Anadolu’nun yetiştirdiği bir insan olan Nasrettin Hoca’nın hâlimize bakarak gülümseyişleri…

Ne diyorduk, evet, Nasrettin Hoca’nın köyü Hortu da yüzler güleç… Köyün bir ucunda kerpiç bir evin Nasrettin Hoca’ya ait olduğunu ısrarla söylerler. Belki doğru, belki yanlış. Ne var ki bu ev olmazsa şu evde Nasrettin Hoca doğmuştur. Bu sokaklarda oynamış, toza bulanmıştır. Ve bir gün de babası ile birlikte Sivrihisar’a gitmiş, Sivrihisar medreselerinde okumuştur. Onun bundan sonraki hayat hikâyesini fıkralardan adım adım izleyebilirsiniz. Bir süre Konya’da, daha sonra da Akşehir’dedir. On üçüncü yüzyılın sonlarına doğru Akşehir’de ölür. Akşehir’deki türbesine gömülür. Nasrettin için Hortu bir başlangıçtır, Akşehir son…

Sözden öze gelelim ve sohbetimize bir düğüm vuralım. Bir gün yolunuz Ankara’dan Eskişehir’e düşerse, Sivrihisar’a varmadan yolun sağında, basık damlı kerpiç evleriyle küçük bir Anadolu köyü göreceksiniz. Hortu köyü, bu köyden bir insan yetişmiş ve yedi yüzyıl tüm dünyaya insanı, insanlığın iç ve dış yapısını anlatmıştır. Küçük bir Anadolu köyü ama ne büyük ne haşmetli köy böyle…
Kolay mı bir Nasrettin Hoca yetiştirebilmek…

Mehmet ÖNDER