Kültür

Okçuluk Sporunun Tarihi

Dünyanın en eski silahlarından biri olan okçuluğa Türkler büyük önem vermişlerdir. Ülkemizde yapılan kazılarda, M.Ö. VI. y.y. ait ok uçlarının bulunduğu ve Sümerliler ve Etiler zamanına ait taş kabartma iki resimde hedefe ok atıldığına dair figürler vardır. Bunlardan başka, Altay dağlarında yaylar ve mezarlarda da ok uçları bulunmuştur.
Türkler, tarihin bütün milletlerince, oku hayret edilecek derecede uzun bir mesafeye kadar atmak, hedefe isabet ettirmek ve bu işi fevkalâde bir maharetle atmalarıyla tanınmışlardır. Türklerin bu maharetlerini Çin, Arap, Fars, Ermeni, Gürcü ve Avrupalı yazarlar belirtmektedirler. Çinli tarihçiler, Hun atlılarının dört nala giderken, arkaya ok atarak takipçilerinin birçoğunu yerlere serdiklerini yazmaktadırlar.
Türklerin çok eski çağlarda ok kullandıklarını ve hatta (M.Ö. 28) Oğuz Han’ın ok ve yay kullandığını, Oğuz Han’ın ilk üç oğlu Gün, Ay ve Yıldız’dan torunu olan sağ kol’a “Bozoklar”, Gök, Dağ ve Deniz’den gelen torunu olan sol kol’a “Üç -oklar” gibi isimler verdiği bilinmektedir.
Göktürkler, savaşlarında atıldığı zaman ıslık gibi ses çıkaran, okları atarlardı. Bu okların sesleri, darbeleri kadar düşman üzerinde büyük bir tesir yapar, onların maneviyatını bozarak şaşkınlıklarına sebebiyet verirdi. Sesli okları Tantu Mete’nin bulduğu söylenmektedir. Yine eski çağlara dair savaş aletlerinden sayılan ve “tatar oku” denilen zemberekli ve çarklı okların isminden anlaşılacağı üzere, Türkler tarafından icat edildiği anlaşılmaktadır. hikayelerinde; bir Türkün “Alp” sayılabilmesi için uçan kuşları okla vurma maharetini kazanmış olmasına temas edilmiştir.
Alparslan’ın kırk bin kişilik ordusunun harika birer okçu oldukları da bilinmektedir. Osmanlı Türkleri de, yaptıkları fetihlerde ve kurdukları büyük imparatorlukta oku ataları gibi ustalıkla kullanmışlardır. Osmanlı Türkleri Bursa’yı alır almaz, Bursa ovasında da bu gün bile birkaç taşı mevcut olan “Atıcılar” denilen sahayı, vatandaşlarının ok atmasına tahsis etmiştir. Orhan Bey’in bu sahayı tahsis etmesinden sonra, torunu Yıldırım Beyazıt da muhafazası için araziyi vakfetmiştir.
Bundan başka, Bursa’nın kuzey tarafında “Oruç Bey Sarayı” denilen bölgede, meşhur Timurtaş Paşa’nın oğlu “Oruç Bey” ok atmaya mahsus ayrıca bir ok atış sahası daha yaptırmıştır. Anadolu’da Manisa, Bergama, Kütahya ve Konya gibi her büyük şehirde birer, bazılarında birkaç tane ok meydanı vardı.
İmparatorluk devrinde 34 yerde Okmeydanı bulunuyordu: Bir kısmı Mekke, Cidde, Kahire, İskenderiye, Bağdat, Sofya, Belgrat gibi hudut boylarında veya hududa yakın yerlerde idi. Kemankeş tekkelerinin en önemlisi, İstanbul Okmeydanı’nda bulunan dergâh idi. Bunların zikir ve ibadete mahsus olan diğer tekkeler ile hiçbir ilgi ve münasebeti yoktu. Bunlar ok talimlerine, müsabakalarına tahsis edilmiş olan birer spor kulübüydü. Ancak, okçuların ok atmadan önce abdest almaları, oklarını atarken “yâ Hak” gibi mukaddes sözler söylemeleri, okçuların ok sporunu güreşçiler gibi dini bir meditasyon şeklinde ekolleştirdiklerini göstermektedir. İslamiyet’ten sonra okçuluk sporunun dini felsefeyle bütünleştirilmesinin sebeplerinden birisi şudur:
Peygamberimiz Hz. Muhammed’in okçuluk hakkında yirmiden fazla hadis-i şerifi bulunmaktadır. Bu hadislerde “okçuluğun, beden ve bünyeyi takviye ettiği”, “ok için atılan her adımın”, “savaşta düşmana ok atmanın” büyük sevapları olduğuna dair kıymetli ve teşvik edici sözler vardır.
Peygamberimiz zamanında en ön safda gelen bir okçu da, Eshab’dan ve “Aşere-i mübeşşire”den Sa’ad ibn-i Vakkas’tır. S.A.V. Hz. Muhammed’in de gazâlara iştirak ettiği ve hattâ bu esnada Sa’ad ibn-i Vakkas’ın yanında bulunarak okları verdiği ve bin kadar ok atıldığı sırada “anam, babam, sana feda olsun” sözleri ile Sa’ad’ı teşvik ve taltif ettiklerini tarihler yazmaktadır.
Ok ve yayın Türkler ‘de kutsal bir niteliği vardır. Ok ve yay üzerine edilen yeminlerin özel bir önem taşıdığı bilinmektedir. Hatta ölüm cezalarında yay kirişiyle boğulma, bu cezaya çarptırılan için bir saygı ifadesi taşımaktaydı.
Fâtih Sultan Mehmet İstanbul’u fetih eder etmez, büyük bir tarihi olayın hâtırasını gelecek nesillere hatırlatmak maksadıyla okçular için bir idman sahası tesis ettirmiştir. Bu büyük zafer Türk gücünün ve iradesinin üstünlüğü sayesinde elde edildiğinden, bu gücü ve iradeyi artıracak olan bir idman sahasının seçilmiş olması, Türk sporu açısından oldukça önemlidir. Okmeydanı’na ait, Fâtih “… üzerine hiç bir şekilde muhdes bina yapılmasın! Hayvan otlatılmasın Hristiyan, ve Yahudi sokulmasın! . . . Eğer mümkün olursa üzerinden kuş bile uçurulmasın ! …” demiş ve Ebussuud Efendi de bu yönde Okmeydanı için fetva vermiştir.
Meydanın bulunduğu arazi, sahiplerinden değerinin iki misli ödenmek suretiyle satın alınmış ve geniş sahanın etrafı hudut taşlarıyla işaretlenmiştir. İleriki yıllarda Okmeydanı’na ok atmak için gidenlerin namaz kılması için, 1704 yılında Sultan Ahmet tarafından namazgâh yaptırılmıştır. Fatih’in oğlu İkinci Beyazıt, Okmeydanı sahasını genişletmiş ve Vezir-i azâm İskender Paşa tarafından da atıcılar ve güreşçiler için bir pehlivan dergâhı inşa olunmuştur. Bu pehlivan tekkesi, daha sonra yapılan ilâvelerle (yatakhane, cami v.b. gibi) zamanla genişlemiş ve zenginleşmiştir. Meydan üzerinde spor müsabakaları ve antrenmanlar yapıldığı gibi, halkın gezip hava almasına ayrılan mesirelik yerler de yapılmıştı.
Osmanlı Türklerinde ok atanlar gibi, ok ve yay yapanlar da bu işin herkes tarafından yapılan bir spor olduğu sıralarda mühim mevkiler almışlardır. İmparatorluk zamanında askeri, mülki ve ilmî devlet adamlarıyla, doktorlar, mimarlar, ressamlar ve diğer sanatkârlar için “ok atmak” en çok sevdikleri spor branşlarından biriydi.
Okmeydanı’nda her Pazartesi ve Perşembe günü, kalabalık bir seyirci kitlesi önünde atışlar yapılırdı. Padişah, ok ve mızrak atışlarında mükâfat verirken, sporculardan paraya ihtiyacı olmayanlar geriye çekilerek ihtiyaç sahibi arkadaşlarını öne çıkarırlar ve anlamlı bir dayanışma örneği verirlerdi. O dönemlerin sporcu ruhu ve yarışma ahlâkı bu derece üstündü.
Okmeydanı’nda yapılan atışlarda, okun havada kat ettiği mesafeye “menzil” denildiğinden, okun düştüğü yere dikilen taşlara da “menzil taşı” denilmekteydi. Atıcılardan her sene menzil taşının üzerinde en fazla atanların namına, bir manzum mermer kitabe dikiliyor ve oku atan tirendazın, kemankeşin adı ile, okun havada aldığı mesafe yazılıyordu. II. Mahmut yedi menzilde ok atarak rekor kırmıştır. Yine spora çok meraklı olan Üçüncü Murat, Okmeydanı’ndaki köşkünden bu atışları her zaman seyrederdi. Üçüncü Sultan Ahmet’in, seksen beş adımdan bir altını tüfek ile vurduğu bilinmektedir. Dördüncü Murat da ok atmakta çok maharetliydi. IV. Murat’ın ok atışlarındaki hünerlerini Naimâ Tarihi açıklamaktadır. 55 1457’de Fâtih Sultan Mehmet’in Edirne’de yaptığı sünnet düğününde: Tirendazlar, atla süratle giderken uzun sırıkların tepesine dikilmiş altın dolu bardakları okla vuranlara, bu altınlar verilmiştir.
Kütüphaneler araştırıldığında, okçuluğa dair pek çok eserlere ve risalelere rastlanılmaktadır. Sadece Fâtih Millet Kütüphanesi’nde, okçuluğa dair en az beş adet kitap vardır.
Okmeydanı’ndaki pehlivanlar tekkesi, varlığını II. Abdülhamid’e kadar devam ettirmiştir. Ateşli silâhların keşfi, ok atışını savaş vasıtası olmaktan çıkardıktan sonra, okçuluk sporuyla uğraşanlar azalmış ve Okmeydanı ve pehlivanlar tekkesi dinamikliğini yitirmiştir. Birinci Dünya Savaşı sırasında at ahırı olarak kullanılan pehlivan tekkesi, savaş sonunda bazı kimseler Okmeydanı’nı ve pehlivanlar tekkesini işgal ederek buralara kulübeler, hatta evler inşa etmişlerdir. Menzil taşlarını ise kırarak evlerinin temellerinde inşaat malzemesi olarak kullanmışlardır.

1938 yılının Temmuz ayında Başbakanlık, bu spor sahasını eski şerefli mazisine uygun bir hale getirmek hususunda bir komisyonla çalışmalara başlamış, hatta Okmeydanı’nı işgal eden 48 ailenin başka bir semte nakilleri ile meydandaki taşların tespitine çalışılmışsa da, bu çalışmalar yarım kalmıştır. Sonraki yıllarda merhum İsmail Fazıl Ayanoğlu, Okmeydanı’nda yaptığı çalışmalarla ecdad yadigarını korumak için çırpınmıştır. Okmeydanı’nın bu hali spor tarihimiz için acı bir gerçektir. Tarihte başarılarıyla millete mâl olmuş Okmeydanı’ndaki milli bekçilerimiz olan menzil taşları, koruma altına alınmadığından varlıklarını sürdürememiştir.
Özbay Güven, Türklerde Spor Kültü

Daha Fazla Göster

ebilge

1983 Elazığ doğumluyum. Gazi Üniversitesi, Türk Halkbilimi ( 2008) mezunuyum. Kültürel Bellek sitesinin kurucusu, aynı zamanda tek içerik üreticisiyim. 2010 yılında yayın hayatına başlayan Web sitesinin öncelikli amacı; Kültürümüzün korunması, yaşatılması ve gelecek kuşaklara aktarılmasıdır. İletişim kurmak isterseniz,serkan.gakko@gmail.com adresine eposta gönderebilirsiniz. Size en kısa sürede geri dönüş sağlamaya çalışacağım.

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı