GeleneklerHalkbilimi

Türk Aile Yapısı Nasıldır? Batılı Gözüyle Türk Ailesi

Uzun yıllardır İsveç ve Türkiye arasında gidip geliyorum. Bu yazıda, mesleğim Sosyolojinin akademik beklentilerine fazla ağırlık vermeden, bir yabancı gözüyle, Türkiye’deki aile hayatı üzerine yaptığım bazı gözlemleri dile getirmeye çalışacağım.

İlk olarak göze çarpan husus Türkiye’de evliliğin ve ailenin çok güçlü kurumlar olmasıdır. Evli olmayan veya hiç evlenmeyen çok az insan var. Buna ilave olarak da, özellikle kırsal kesimde evlilikler çok genç yaşta yapılmaktadır. Gerçi şehirleşme ve eğitimin yaygınlaşmasıyla beraber bu gelenek de değişmektedir. Yine de başka ülkelerle kıyaslandığı zaman Türkiye’deki evlenme yaşı ortalama olarak hâlâ çok düşüktür.

Göze çarpan başka bir husus da, gençler evlenirken ailelerinin önemli bir rol oynamakta olmasıdır. Evlenme yaşının yükselmesi ve bir çok başka değişiklikle beraber, gençler artık eskiye nazaran daha çok birbirleriyle anlaşarak evleniyorlar. Yine de evlilik kararında ailelerin etkisi çok fazla. Tamamen gençlerin iradesinin dışında olmasa bile, yine de aileler tarafından belli sınırlar çizilmektedir. Bu temanın etrafında çevrilmiş Türk filmlerinin sayısı dikkat çekicidir. Belli ki bu konuda kişisel özgürlüğe ve ailenin geleneklerini korumaya yönelik zıt değer yargıları birbirleriyle çatışmaktadır.

Değişen, fakat hâlâ etkisini sürdüren başka bir gelenek de “dışarıya kız vermemek“. Akraba evliliğinin zararları artık eğitim, radyo ve televizyon vasıtasıyla çoğu insan tarafından bilinmektedir. Yine de bu gelenek çok yerde devam etmektedir.

Pek çok yerde bir kız evleneceği zaman amcaoğluna veya dayıoğluna öncelik verilir. Bu öncelik hakkı da, aile ve akraba bağlarının hâlâ ne denli güçlü olduğunun bir başka göstergesidir.

Tanıdığım bir köylü ailenin kızı köydeki komşusunun oğlu ile nişanlanmış. Daha evlenmeden genç adam bir trafik kazasına kurban gitmiş. Bu sefer kız ortada kalmasın diye ölen gencin 12 yaşında olan küçük kardeşine verilmiş. Annesi, kızı hakkında bana bunları anlatınca donakalmıştım. Bana gösterdiği resmini hâlâ hatırlıyorum. Yetişkin 18 yaşında bir genç kadın ve onun yanında küçük kardeşi gibi duran yeni kocasını gösteren bir düğün resmi. Sonradan öğrendim ki bu tür evlilikler zannettiğim kadar nadir değilmiş. Kız oğlana değil de, oğlanın ailesine verilmiş.

Geleneksel anlayışa göre bir evliliği sürdürebilmek için aşk fazla önemli değildi. Evliliği güçlü kılan iki insanın birbirine aşık olması değil, daha çok çevrenin beklentileriydi. Aşka çok güvenilir bir duygu olarak bakılmazdı, çünkü her an için değişebilir diye düşünülüyordu.

Ama aile ve akraba çevrelerinden gelen beklentileri sarsmak zordu. Nitekim, geleneksel olarak Türkiye’de boşanma olayları da çok azdı. Bugün boşanma davalarında özellikle büyük; şehirlerde belli bir artış görülmektedir. Yeni kanunlara göre de eşler anlaştıktan sonra boşanma bir hayli kolaylaşmıştır. Yine de Batı dünyası ile kıyaslandığı zaman Türkiye’deki genel boşanma oranı hâlâ çok azdır.

Türkiye’deki aile düzeninin başka önemli bir özelliği de ailelerin geleneksel olarak geniş olmasıdır. Gerçi şehirleşme ve modernleşme ile beraber Batılı toplumlarda olduğu gibi Türkiye’de de çekirdek aile tipi gittikçe daha yaygın olmaya başladı. Bu konuda da bugün, şehirlerin ve kırsal bölgelerin arasında farklar her zamankinden fazladır.

1988 yılında Nobel Edebiyat Ödülü ‘nü kazanan Mısırlı yazar Necip Mahfuz, Kahire’li bir ailenin öyküsünü anlatan ünlü bir romanında geleneksel geniş ailenin portresini çizmektedir.

Romanın başlangıcında Ahmed Abdal-Gawwad ailesi anne, baba ve ikisi kız, üçü oğlan beş çocuktan ibarettir. Erkek çocukları evlendiği zaman baba evinde kalıyorlar, kızlar ise damadın evine yerleşiyor. Burada çizilen geniş aile anne, baba, onların evlenmemiş çocukları, evlenmiş erkek çocukları ve onların ailelerinden oluşan bir ünite olarak ortaya çıkıyor. Böylece üç kuşak aynı çatının altında yaşamaktadır. Büyük baba ölünceye kadar bu birlik muhafaza ediliyor. Büyükbabanın ölümünde geniş aile bölünüyor. Onun erkek çocukları tarafından oluşturulan ayrı ayrı çekirdek aileler tek başlarına yaşamaya devam ediyorlar.

Çekirdek aile-geniş aile arasındaki periyodik değişme Türkiye’de eskiden olan bir aile düzeni oluşturuyordu. Eskisi kadar yaygın olmasa bile özellikle kırsal bölgelerde hâlâ etkisini sürdürmektedir.

Sanayileşmiş bir batı ülkesi olan İsveç’te bugün hanelerin yüzde 70’i bir veya iki kişiden meydana gelmektedir. İsveç o nedenle yalnız yaşayanların ülkesi diye tanımlanabilir. Türkiye’de ise öyle değildir. Burada normal aile hayatı daha yaygın ve buna ilave olarak da doğurganlık hâlâ yüksek olduğu için, çekirdek aile üniteleri Avrupa standartlarına göre “geniş “sayılır.

İsveç ‘te, hiç kimsenin haberi olmadan bir insanın kendi apartman dairesinde aylardır ölü olarak beklediğini nadir, ama yine de arada sırada gazetelerde haber olarak çıkan olaylar arasındadır. Türkiye’de yaşadığım sürece böyle bir olay duymadım. Aile tarafından bireye sağlanan korumanın bedelini ise çoğu zaman onun dayandığı otoriter yapıyı kabul etmekle karşılanıyor.

Türkiye’de geleneksel olarak hâkim olan ataerkil aile düzeni babaya ve diğer yetişkin erkeklere bir güç ve otorite kazandırıyordu. Kadınların prestiji daha çok doğurduğu erkek çocuğu sayısına ve ilerleyen yaşın verdiği saygıya bağlı oluyordu. Toplumsal değişmelerle birlikte ailenin erkeğin otoritesine bağlı hiyerarşik yapısında belli bir çözülme görünse bile, bir ideoloji olarak erkeklerin üstünlüğü bir çok yerde hâlâ tartışılmazlığını korumaktadır.

Aile içindeki ilişkiler, benim gördüğüm kadar, genellikle oldukça serttir. Mesela, İsveç’te yaşayan bir Türk kadın göçmen, yaptığım mülakat sırasın da bana, kocasının onu evliliklerinin ilk yılları sırasında nasıl “terbiye” ettiğini anlatmıştı. Karşı koyduğu zaman kocası onu dövüyordu. Bazen annesinin evine kaçar ve barışıncaya kadar ona sığınırdı. Kendisi “uslanıncaya” kadar böyle devam etmişti. Fakat bu Türk kadını, kendini İsveç’ti kadınlara nazaran daha mutlu sayıyordu; çünkü evliliği oturduktan sonra kocası yine ona sahip çıkardı. Ahlak kuralları ve beklentileri belli olan ve kolay sarsılmayacak bir aile düzeninin önemli bir parçası olarak, kendisinin İsveç’ti kadınlardan daha iyi bir konumda olduğunu düşünüyordu.

Herkes evlilik ilişkisine bu kadar şefkatli bakamayabilir. Aile içindeki sert ilişkilerden bezmiş çok sayıda Türk kadını ile konuştum. Gittikçe daha açık ve demokratik olan bir toplumda kadınlar evlilik ilişkilerinden yeni şeyler beklemektedir. Eşler arasındaki eşitlik, arkadaşlık ve hoşgörüye dayanan modern idealler, bugün geleneksel otoriter düzenin beklentileriyle alabildiğine çelişmektedir.

Bir gezi sırasında ailemle birlikte Orta Anadolu’nun bir köyünde yaşayan bir tanıdığımızın evine gittik. Misafirler ağırlandıktan sonra ben kadınların oturduğu odaya geçtim. Kadınların hep kısık sesle konuşup çocuklara da devamlı olarak sessiz durmaları için uyarıda bulunmaları dikkatimi çekti. Yapılan el ve göz işaretlerinden anladım ki kadınların seslerinin ve gürültüsünün yan odada toplanan erkekler tarafından duyulmaması gerekiyordu. Çok şaşırmıştım. Çocuk programı izlemek üzere kadınların oturduğu odadaki televizyon açıldığı zaman, çocuklar ayın şekilde çok kısık sesle programı seyretmek zorunda kaldılar. Konuşmalarının bu şekilde engellenmesi, aile düzeninin katı hiyerarşik özelliklerini daha da çarpıcı bir şekilde ortaya koydu.

Ataerkil aile düzeni erkeklerin kadınlar üzerinde kurdukları otoriter ilişkilerle sınırlı kalmıyor. Kadınların da kendi aralarında kurdukları belli bir hiyerarşik düzen vardır. “Kadın dünyası” diye adlandırılan yapının içinde, kadınların asıl önemli olan kimlikleri belirleniyor. Burada araştırmacılar kadınların iç dünyasına girip hem bazen çok aşırı ölçülerek ulaşan baskılara nasıl dayana-bildiklerine, hem de bazen cinayetlere kadar giden çok ekstrem tepkileri nasıl oluşturduklarını anlamaya çalışıyorlar. Bu konuda son yıllarda daha çok genç kuşak Türk antropologlar ve sosyologlar tarafından yeni ve heyecan verici araştırma alanları açılmış bulunuyor.

Türk kadını Cumhuriyetin kuruluşu ve kanunların değişmesi ile beraber yeni haklar kazanmıştır. Mesela, çok eşli evlilik 1925’te kabul edilen Medeni Kanuna göre yasaklandı. Miras hakkı eşitlik prensibine göre düzenlendi. Eşit oy ve siyasi göreve seçilme hakları sağlandı. Fakat dünyanın bir çok başka yerinde olduğu gibi kanunların değişmesi gerçeklerin değişmesi için yeterli bir koşul değildir.

Toplumun kendi sosyal yapısı değişmeden bu tür yasal değişmeler fazla etkili olmuyor. Türkiye’nin tecrübeleri açık bir şekilde gösteriyor. Örneğin, çok karılı evlilik 1925’den beri yasak olmasına rağmen hâlâ yapılmaktadır. Hiç bir zaman çok yaygın bir uygulama olmamakla birlikte bazı kırsal bölgelerde, özellikle Güney-Doğu Anadolu’da devam etmektedir.

Modern toplumsal hayata ve eşitlik prensiplerine aykırı olan bu tür davranışlar sadece dışardan gelen bir insanın değil, Türkiye’de yaşayan birçok insanın da tepkisini uyandırıyor.

Haremlik ve selâmlık ayrımı dışardan gelen birisi için kabul edilmesi güç bir uygulama. Ama kadınların birlikte oturup Bu ve buna benzeyen konularda Türkiye’deki değişik gurupların değer yargıları arasında büyük farklılıklar olduğu görülmektedir.

Bu gözlem, tartışmayı aile problematiğinin çekirdek noktasına götürüyor. Dışarıdan gelen birisi için aile konusunda olsun, başka toplumsal konularda olsun, belki en çarpıcı özellik Türk toplumundaki farklılışmadır. Hem bölgesel olarak, hem şehirsel-kırsal kesim olarak, hem eğitim ve ekonomik düzey olarak, hem mezhep ayırımı olarak büyük farklılaşmalar mevcuttur. Türkiye oldukça heterojen bir sosyal ve kültürel yapıya sahiptir.
Bu husus mevcut aile yapısını ve onunla ilgili değer yargılarını da kapsamaktadır. O nedenle bu konuda anlamlı genellemeler yapmak çok zor, hatta imkansızdır. Yapılan Türk aile araştırmaları, bu özellikleri vurgulayıp belgeleyebildiği ölçüde daha çok başarılı olmaktadır.

Bugüne kadar Türk akademik çevrelerinde iyi tanınan sosyologlar, psikologlar ve tarihçiler örneğin İbrahim Yasa, Niyazi Berkes, Mübeccel Kıray, Serim Timur, Mahmut Tezcan, Çiğdem Kağıtçıbaşı, Ferhunde Öz-bay, İlber Ortaylı vs. tarafından çok değerli çalışmalar yapılmıştır. Yine de bunları daha çok örnek oluşturabilecek başarılı başlangıçlar olarak değerlendirmek lazımdır.

Tarihi yönleri henüz çok iyi bilinmeyen ve günümüzde hızla değişmekte olan Türk aile hayatı hakkında akademik, yani bilimsel verilere dayanan bilgi henüz yetersiz. Fakat sorunun çözümü kısmen akademik kuruluşları dışındadır.

Güçlü araştırma fonları oluşturmak daha çok siyasî kadroların anlayışlarına ve heveslerine bağlı.
Bu konuda Başbakanlığa bağlı Aile Araştırma Kurumu gibi yeni yapılan teşebbüslerin dışında Türkiye’ye dışardan bakmakla elde değil. Önümüzdeki yıllarda aile konusunda kamu oyunda yoğun tartışmalar beklenebilir. Bir taraftan güçlenen ve yaygınlaşan feminist ideoloji, öbür taraftan ise geleneksel aile bağları m korumak isteyen İslami anlayış. Geleneksel aile düzeni ve onun getirdiği namus ve ahlâk, anlayışı değişip geniş çevrelerce sorgulanınca ailenin kutsallığı da gündeme gelecek.

Geleneksel toplumda hara su ve kadar tabii gelen bir aile düzeninin önemini abartmaya veya idealize etmeye hiç lüzum yoktu. Bugün ise durum çok farklı. Geleneksel bağlarına inanan gruplar bugün bu değerleri bir dava olarak savunma ihtiyacını hissetmektedir. Zaman zaman aile ile ilgili havli dramatize edilmiş ve aşırıya kaçan görüşlerden ibaret argümanlar kısır bir tartışma gibi görünebilir. Yine de kendini selamete ve felakete giden yol ayırımında bulup rahatsızlık hissettiği için bu konunun etrafında düşünmeye zorlanan insanlar kendi hayatalarıyla ilgili değişen koşullara daha uygun yollar keşfedebilirler. Nitekim aile konusunda yapılan tartışmaların okumuş bir elitle sınırlı kalmayıp toplum içinde yaygınlık kazanmış olması Türkiye’ye dışarıdan bakan birisi için ümit ve heyecan vericidir.

Kaynak: Türk Aile Ansiklopedisi, Elisabeth Özdalga

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir