Genel Kültür

Türk Aile Yapısı Neden Değişti? Aile Yapısının Bozulması?

Her toplum kendi kimliğini ve kendi orijinalitesini koruma içgüdüsüne sahiptir. Sürekli olarak bu içgüdünün ve bazen de onun tarafından motive edilen aklın yönlendirdiği bir koruma çabası içindedir. Halbuki hayat ve kâinat sürekli değişim halindedir. Belki de değişmeyen yegâne şey değişme gerçeğinin kendisidir. Dolayısıyla, hiçbir şeyi olduğu gibi korumak mümkün değildir. Ayrıca, kalkınma ihtiyacı da bizi hızla değişmeye ve değiştirmeye zorlamaktadır. Çünkü değişmeden veya yeteri kadar hızla değişmeden kalkınmak mümkün değildir. O halde korumak ve değiştirmek gibi iki zıt tavrı nasıl bağdaştıracağız ? Bu, bilhassa batılı olmayan azgelişmiş ülkelerin karşı karşıya bulunduğu ve çözmekte büyük güçlük çektiği bir problemdir.

Değişme kaçınılmaz bir gerçek olduğuna göre, eğer bu gerçeği kabullenmeden her şeyi olduğu gibi korumaya çalışırsak, bir süre sonra geriye dönüp baktığımız zaman, çağdaş oluşumların etkisiyle sonuçta yine değişmiş olduğumuzu görürüz. Üstelik bu değişmeyi kendimiz yönlendiremez ve ona kendi kimliğimizi katamayız.

Değişmeyi kendi dışımızdaki oluşumlar yönlendirir ve ona ,kendi kimlik özelliklerini katar. Ama korumaya ^yönelik çabalarımız, değişmenin temposunu yavaşlatmış, kimlik problemini daha karmaşık hale getirmiş ve belki eskisinden daha şiddetli ve sancılı bir değişme ihtiyacını yaratmış olur.

O halde ilk yapılacak şey, değişmenin ve hatta çağdaş oluşumlar karşısında hızla değişmenin kaçınılmaz olduğunu kabullenmek ve ona uyum sağlamak, değişmenin özünü ve dinamiklerini anlamak ve kavramak, değişme sürecinin önüne ve dümenine geçerek inisiyatifi ele almak ve ona kendi kimlik özelliklerimizi katmaya çalışarak yeni sentezlerin ortaya çıkmasına zemin hazırlamaktır.

Değişmeyi zorlayan çağdaş oluşumlar nelerdir ve bunlar Türk ailesini isteyerek veya istemeyerek nasıl etkilemekte ve değiştirmektedir ?

Değişmeyi zorlayan en önemli oluşumlardan biri hiç şüphesiz ki sanayileşmedir. Eskiden tarım ve esnaflık gibi geleneksel üretim alanlarında tek başına veya küçük gruplar, hatta aile grupları halinde, çoğu kere tabiatla içiçe, mevsimler ve hava şartlarına bağımlı olarak çalışan ve üreten insanlar, şimdi büyük kapalı mekanlarda, çok büyük gruplar halinde ve tabiattan uzak bir ortamda, makinanın temposuna bağımlı olarak çalışmaktadırlar.

Değişmeyi zorlayan bir diğer çağdaş oluşum şehirleşmedir. Bilindiği gibi nüfus, modern sektörlerde iş bulmak, daha yüksek ve istikrarlı bir gelir düzeyine ulaşarak çağın nimetlerinden yararlanmak amacıyla, hızla köyden şehirlere akmakta ve köyler gittikçe küçülürken şehirler alabildiğine büyümektedir.

Bir başka önemli oluşum, pazar ekonomisinin gelişmesi ve paralılaşma hadisesi, yani toplumda paranın yaygın bir biçimde kullanılmaya başlanmasıdır. Çok yakın bir geçmişe kadar para toplumda az kullanılırdı. Toplumun büyük bir kesimi köylü olduğu için, iktisadî hayatın çok büyük bir kısmı köylerde cereyan ederdi. Köylü, üretimi, pazarda satmak amacıyla değil, esas itibariyle kendi bir yıllık tüketimini karşılamak için yapardı. Çok az miktardaki alışveriş ise trampa usulüne dayanırdı.

Buğday üreten köylü bunu komşusuna veya komşu köyden birine verir ve karşılığında, mesela patates alırdı. Şehirden temin edilecek daha da az miktardaki ihtiyaç maddelerini satın almak için de çok az miktarda para kullanılırdı. Pazar için üretim yapılmaya ve para yaygın biçimde kullanılmaya başlayınca, yapılan üretim karşılığında ele geçen parayı çok ilerdeki yıllarda tüketebilmek imkanı doğmuş ve üretimin amacı bir yıllık ihtiyacı karşılamaktan çıkıp, gelecekteki ihtiyaçları karşılamak haline gelmiştir. Yani, insanlar eskiden, içinde bulunduğu yılı kazanmak endişesini taşırken, şimdi geleceği kazanmak endişesi içine girmiştir. Bu durum, geleneksel hayat tarzına nispetle, hayata bakış ve hayatı algılayış tarzımızı geniş ölçüde etkilemekte ve değiştirmektedir.

Değişimi zorlayan bir diğer unsur, ulaşım, haberleşme ve bilgi akışı, bir başka deyişle iletişim teknolojilerindeki hızlı gelişmelerdir. Kara, deniz ve hava ulaşımındaki, mektup, telefon, telgraf, teleks, faks, gazete, dergi, kitap, sinema, televizyon, video ve bilgisayar teknolojisindeki değişmeler dünyayı gittikçe küçültmektedir. Eskiden iki dağın arasındaki bir köyde yaşayan ve dünyayı dağların ötesindeki uçsuz bucaksız bilinmezlerle dolu bir mekan olarak düşünen insan, şimdi dünyayı avuçlarının içinde bir top gibi algılayabilmektedir. Dolayısıyla, zaman ve mekan kavramları ve bunların algılanışı değişmektedir.

Sanayileşme, şehirleşme, iktisadî ve teknolojik gelişmeler bütün toplumları değiştirirken, azgelişmiş ülkeler bir de ağırlıklı olarak, dünyayı bir fırtına gibi saran Batı kültürünün etkisiyle değişmektedirler.

Bütün bu oluşumların, insanların kültürleri, zevkleri, hayat tarzları, kıymet hükümleri, inançları, düşünce ve davranışları, başka insanlara ve toplumlara bakış açıları ve tabiî konumuz bakımından da aile hayatları üzerinde çok köklü etkileri olmaktadır. Mesela, son otuz kırk yıldan bu yana Anadolu’da insanların birbiriyle çok yakın ilişkiler içinde bulunduğu mahalle ve sokak hayatı geniş ölçüde kaybolmuştur. Bunun yerini, insanların birbirini çok az tanıdığı veya hiçi tanımadığı apartman hayatı almıştır. Dolayısıyla “mahalleli” kavramı değişmiştir. Eskiden zengin ve fakir ailelerin dağılımı daha bir homojen iken, şimdi zengin ve fakir ailelerin oturduğu semtler birbirinden daha kalın çizgilerle ayrılmaya başlamıştır. Eskiden zengin ve fakir ailelerin hayat tarzları ve tüketim kalıpları birbirinden çok farklı değilken, şimdi bu fark çok daha belirgin hale gelmiştir.

Aile içi ilişkilere baktığımız zaman, eskiden istisnasız bir biçimde sedirlerde oturan, yer yatağında yatan, yer sofrasında aynı kaptan yemek yiyen insanlar, şimdi koltuklarda oturuyor, yükseltilmiş yataklarda yatıyor, bir yemek masasının etrafında ayrı ayrı kaplarda yemek yiyor. Eskiden çok çocuklu, babaanneleri ve dedeleri de içine alan büyük aile tipi yaygınken, şimdi çekirdek aile yaygın hale gelmiştir. Hatta, yaşlılar bakım evlerine yerleştirilmekte, ana-babalar ise, çocuklar yuvaya gitmekte ve gündüz evde hiç kimse kalmamaktadır.

Eskiden insanlar haremlik-selâmlık halinde yaşarken, şimdi bu ortadan kalkmış, eğlence türleri, düğün ve sünnet âdetleri değişmiş bulunuyor. Mesela, eskiden bütün düğünler evde, sokakta, hatta bir bütün olarak mahallede yapılır; Pazartesi günü başlayıp Perşembe günü biter ve gerdek gecesi Perşembeyi Cumaya bağlayan gece olurdu. Şimdi ise apartman hayatı düğünleri evde yapmayı imkansız kılmış, düğünler salonlarda ve bir tek gecede yapılır olmuştur.

Gerdek gecesinin zamanı ise düğün salonlarının hangi gün boş olduğuna bağlı hale gelmiştir. Eskiden düğünlerde, Türk Halk Müziği, Türk Sanat Müziği ve onların kendi orijinal müzik aletleri eşliğinde Türk Halk Oyunları oynanarak eğlenilirken, şimdi geniş ölçüde Hafif Batı Müziği ve onun teshindeki Hafif Türk Müziği eşliğinde, Batı’dan gelen modern dans türleriyle veya bütün bunların tuhaf bir karışımı olan arabesk bir hava içinde eğlenilmektedir.

Bu örnekler gösteriyor ki değişme kaçınılmazdır. Dolayısıyla, kelimenin çıplak anlamı açısından “korumak” rasyonel bir davranış değildir ve bir çağlayanın önüne set çekmek gibi beyhude bir gayrettir. Daha da vahimi, biz bazı kültür değerlerimizi çağdaş oluşumların etkisine karşı korumaya çalışırken, esasta bozuk olan ve bozuk olduğu için de Türk toplumunun geri kalmasına yol açan ve bundan gerçekten kurtulmak istiyorsak hızla değiştirmemiz gereken hususları görme ve değiştirme şuuruna, hassasiyetine, azmine ve kararlılığına ulaşamıyoruz. Bozukluklarımızı ve yanlışlıklarımızı görecek, fark edecek ve onları değiştirecek olan gözümüz, aklımız , şuurumuz ve irademiz perdeleniyor. Sonuçta korumaya çalıştığımız değerleri de koruyamıyoruz. O değerler bir tuhaf değişime uğrarken, temeldeki bozukluklar daha da şiddetlenerek devam ediyor.

O halde, yapılacak ilk iş değişmenin kaçınılmaz olduğunu kabul etmektir ve sonra, kültürümüzün şöyle veya böyle değişmeye mahkum olan unsurlarını beyhude bir gayretle korumaya çalışmak yerine, ‘temeldeki ve kültürümüzün diğer unsurlarını da etkileyici ve onların kaderlerini belirleyici’ bozuklukları ve yanlışları tespit edip, onları bir an önce ve kararlılıkla değiştirerek, toplumun topyekûn değişimine yön vermeye çalışmaktır. Kalkınmak ve kimliğimizi sıhhatli bir biçimde korumak 85 da ancak ve ancak böyle mümkündür. ‘Temeldeki ve kültürümüzün diğer unsurlarını etkileyici ve onların kaderini belirleyici ‘ bu yanlışlarımızın aile içinde olan bazılarını birkaç örnekle açıklamaya çalışalım.

Evvelâ, çocuklarımızın eğitimi yanlıştır. Çünkü bu eğitim korkuya dayanmaktadır. Çocuklarımızı yönlendirmek için onları kepuze, gülyabani, hommucu, öcü vesaire ile devamlı olarak korkutuyoruz. Toplumun kaçınılmaz değişme yönü hürriyet ve demokrasi olduğuna göre, insanların hür ve demokrat olması için korkudan arınmış olması lâzımdır. Aksi takdirde demokrasiyi yerleştirenleyiz. Kendisi korku ve baskı altında yetişmiş olan insanlar, baskıcı ve korkutucu veya pasif ve boynu bükük olurlar. Asla demokrat ve kişilik sahibi olamazlar.
Ayrıca, çocuklarımızı yönlendirmek için onlara çok yalan söylüyoruz. “Şöyle veya böyle davranır-san, uslu durursan, dersini çalışırsan, sınıfını geçersen, sana ayakkabı alırım, saat alırım, bisiklet alırım, seni İstanbul’a götürürüm” diyerek, çoğu kere yerine getirmediğimiz vaatlerde bulunuyoruz. Dolayısıyla onların kafasında aldatılmak ve aldanmak hayatın bir kuralı ve çok tabiî bir parçası haline geliyor.

Bir baba kendi öz çocuğuna “hayatta kimseye, hatta babana bile güvenmeyeceksin” diye telkinde bulunabiliyor. Bu telkinle, başkalarına güven ve dolayısıyla saygı duymadan yetişen bir çocuğun insanları sevmesi, ruhen dengeli ve mutlu olması, böyle yetişen ve birbirine güvenmeyen fertlerden oluşan bir toplumun yükselmesi, ileri gitmesi, başka toplumlarla ilişkilerini, onlara güven vererek geliştirmesi mümkün değildir. Halbuki, insanların ve toplumların güvenilir olması, itimada şayan olması ve başkalarına güvenmesi esastır.

Çocuklarımıza ve topluma karşı böyle yanlış bir eğitimden daha büyük bir kötülük olamaz. Çünkü, aldatılarak, güven ve dolayısıyla sevgi duymayarak eğitilen bir insanın ahlâkı bozulur, hayatta hiçbir işi doğru, güzel ve mükemmel yapamaz. Onun için yaptığımız işlerin çoğu çürüktür. Hepimizin sık sık şikayet ettiğimiz rüşvetin, iltimasın, vergi kaçırmanın, hayali ihracatın, kalitesiz mal üretmenin, domatesin iyisini tezgahın önüne, kötüsünü arkasına koyarak satmanın temelinde geniş ölçüde bu yanlış eğitim ve telkinler vardır.

Çocuklarımızı kolaycılığa, uyanıklığa, hak etmediği şeyleri elde etmeye alıştırıyoruz. Bu yönde bir başarı sağladığı zaman onları alkışlıyoruz. Kendimiz böyle davranarak onlara kötü örnek oluyoruz. Mesela bir ana-baba bir miras işinde kendi yakınlarına karşı uyanıklık ettiği ve bitip tükenmez miras kavgalarına yol açtığı zaman, çok sevdiği kendi çocuklarının yarın birbirlerine karşı aynı şeyi yapmalarına zemin hazırlamaktadır. Türkiye’de bu tür miras kavgasının girmediği aile hemen hemen yok gibidir.

Ayrıca çocuklarımıza yanlış hedefler gösteriyoruz. Meselâ, onlara, “okursan, büyürsen, araba, han, hamam, apartman sahibi olacaksın, zengin olacaksın, köşeyi döneceksin” diyoruz. Bu bütünüyle yanlıştır. Çocuklarımıza “güvenilir ol, sevmeyi ve sevilmeyi öğren, çeşitli maharetler ve hobiler edin, her türlü güzelliği ve çevreyi koru ve geliştir, işini daima mükemmel yapmaya gayret et, müteşebbis ol (ki bu zengin ol demekten farklıdır ve ikisi bir arada olabilir veya olmayabilir ), mütecessis (meraklı) ol, yaratıcı ol, dünyayı gez, insanları tam, dağların doruklarım, denizlerin derinliklerini keşfet ” gibi doğru ve yüksek hedefler göstermek, onları maharetli, yüksek ahlâklı, erdemli ve faziletli olmaya yöneltmek lâzımdır.

Değiştirmemiz gereken bir başka yanlışımız ise çocuklarımızı susturarak eğitmeye çalışmamızdır. Büyüklerin yanında çocukların konuşması ayıp telâkki edilmektedir. Dolayısıyla onlar bilmediğini sorup öğrenme alışkanlığı kazanamamakta, düşündüklerini rahatça söyleyememekte, suskun ve orijinalitesi olmayan bir kişilik kazanmaktadırlar. Aslında aile içinde konuşulan ve çocuğun da dinlediği konular, dedikodu ve başkalarının özel hayatıyla ilgili konular olduğu için, haklı olarak çocuğun bunlara karışmaması istenmektedir. Ancak bu durum, evin içini içki şişeleriyle dolduran alkolik bir babanın çocuğuna “sen sakın içki içme” demesine benzer. Eğer ailenin gündeminde sanat, edebiyat, bilim, teknoloji, çevre kirliliği, politika vesaire olsa, çocuğun bu konulara karışması ve sorular sorması, onun anlama, kavrama, öğrenme arzularının tatminine, mütecessis, üretici ve yaratıcı bir kafa yapısı kazanmasına yol açar.

Kadınlarımızın ilgi alanlarının mutlaka değişmesi lâzımdır. Bizim kadınlarımız okumazlar, politikayla, sanatla, edebiyatla, Türkiye ve dünyadaki güncel olaylarla ilgilenmezler. Ailedeki erkeklerin uğraştığı şeylerle ilgilenip onların dünyasına girmezler. Sık sık gezmelere, günlere ve kadınlararası toplantılara giderler. Bu toplantılarda sanattan, edebiyattan, politikadan ve iş hayatından bahsedemeyince, gelin-kaynana dedikodularının içinde kaybolurlar. Bu mutlaka değişmeli, kadınlarımızın üretici ve yaratıcı faaliyetlere yönlendirilmesinin yolları bulunmalıdır.
Toplum olarak çok az okuyoruz. Hiç bir ailede kitaplar dergiler elden ele dolaşıp onlar üzerinde sohbetler ve tartışmalar yapılmıyor. Üniversiteyi bitirmiş olanlarımız dahi, son kitabı ne zaman okuduğunu ve kitabın adını hatırlamıyor. Bu durumda ortak bir kültüre ve ortak zevklere dayalı bir aile yapısı oluşturmak ve kalkınma ihtiyacının doğurduğu yaratıcı düşünce geleneğini o aileye yerleştirmek çok zordur. O ailedeki konuşmalar, görüş meler ve tartışmalar daima kısır olmaya mahkumdur.

Kadınlarımız daha da az okuyor. Onları iyi eğitmiyoruz. Halbuki kadınlarımızı erkeklerden daha iyi eğitmemiz ve onların ilgi alanlarını genişletmemiz lazımdır. Çünkü erkeklerimiz uğraşıları gereği kadınlarımıza nispetle hayata daha açıktırlar, sürekli olarak canlı ve hareketlidirler. Bu yüzden, uğraşıları itibariyle kadınlarımız, erkeklerimizin daima gerisinde kalmaktadır. Dolayısıyla kadınlarla erkeklerin dünyası birbirinden ayrılmakta ve iki cins arasında büyük bir dengesizlik meydana gelmektedir. Bu durumda, kadın-erkek ilişkilerinin tam bir doyuma, tatmine ulaşması ve gerçekten mutlu ailelerin ortaya çıkması mümkün değildir. Ülkemizde erkekle kadın, genellikle ortak bir kültürde, ortak zevklerde ve ilgi alanlarında birleşemiyor, arkadaş olamıyor ve evlilik bir mutluluk bağı olmaktan çıkıp bir görev haline geliyor.
Ahlâk telakkilerimizin ve buna paralel olarak aile içindeki ahlâk eğitiminin de değişmesi gerekmektedir. Aslında, çocuklarımızın eğitimindeki diğer yanlışlarımızın temelinde de bu konudaki yanlışlarımız bulunmaktadır.

Bizim ortalama insanlarımızın kafasındaki en önemli ahlâksızlık öğeleri, içki, kumar ve zinadan ibarettir. Uygulama da, zinanın kadınlar için çok kötü, erkekler için daha az kötü kabul edilmesi gibi bir çifte standart vardır. İçki, kumar ve zinanın yanlış olduğunu düşünüp inansak bile, bunlar ahlâki davranışlar sıralamasının en önünde yer alamazlar. Çünkü bunlar, sonuçları esas itibariyle ferdî olan davranışlardır. Halbuki bu sıralamanın en önüne, sonuçları aileyi ve bütün toplumu ilgilendiren davranışları koymak lazımdır. Güvenilir olmamak, işini mükemmel yapmamak, çalışkan olmamak, insanları (sözünde durmayarak, randevusuna geç gelerek, meyvenin çürüğünü manav kasasının arkasına dizerek, kalitesiz mal üreterek ve benzeri davranışlarla) aldatmak, liyâkata değer vermeyip, hak yemek, hak etmediği şeyleri elde etmeye çalışmak, rüşvetle ve iltimasla toplum düzeninin işleyişini baltalamak gibi davranışları en büyük ahlâksızlıklar haline getirmemiz lazımdır.

Dikkat edilirse gelişmiş toplumlarda bu tür ahlaki davranışlar son derece önemlidir. Eğer onlarla rekabet etmek istiyorsak biz de bunları ahlaki değerler sıralamasının en önüne koymak zorundayız. Aksi takdirde, içki, kumar ve zinanın ahlakiliğim, çağdaş oluşumların etkisiyle, gittikçe zayıflayıp, ahlaki değerler sıralamasında geri plâna düşebilir ve biz daha yüksek ahlaki değerler sıralamasında geri plâna geçiremediğimiz için, şimdi olduğu gibi, toplumda büyük bir ahlâk buhranı ortaya çıkar.

Tekrar başa dönersek, her toplum gibi hiç şüphesiz biz de kendi toplumumuzun orijinalitesini, kimliğini korumak ve muhafaza etmek zorundayız. Ama bunu, geçmişi olduğu gibi ve katı bir biçimde korumaya çalışarak ve değişmeyi zorlayan unsurları yok farz ederek, onlara gözümüzü kapayarak yapamayız. Aksine mağlup oluruz. Dolayısıyla, değişmenin kaçınılmaz olduğunu kavrayıp kabul etmek, değişmenin mekanizmasını ve dinamiklerini iyi anlamak; özdeki ve temeldeki yanlışlarımızı ve bozukluklarımızı doğru teşhis edip, onları kendimiz süratle değiştirerek, kültürümüzün, inançlarımızın ve kıymet hükümlerimizin, kısaca kimliğimizin sağlam bir zeminde yeni sentezlerle gelişmesine ve çağdaş oluşumlara uyum sağlamasına zemin hazırlamak ana hedefimiz olmalıdır. Bunu başarabilirsek, toplumun temeli olan Türk ailesini, daha sağlam ve mutlu hale getirebilir ve onu çağdaş oluşumlar karşısında geliştirerek korumanın en doğru ve en emin yolunu bulmuş oluruz.

Kaynak: Türk Aile Ansiklopedisi, Mehmet Şahin ( Çağdaş Oluşumlar ve Türk Ailesinin Değişimi)

 

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir