Genel KültürSpor

Türk Binicilik Tarihi

Türklerde Binicilik ve Biniciliğe Verilen Önem

Atı ehlileştiren ve ata ilk binen Türklerdi. Kaşgarlı Mahmud ‘un “At Türk’ün kanadıdır” sözü,  Türkler ‘in bu asil hayvana ne gibi bir gözle baktıklarını, ona ne kadar büyük bir değer verdiklerini pek güzel ifade ediyor. Dede Korkut destanlarında da, “yayan erin umudu olmaz” sözü sık sık söylenerek, atın Türkler için değeri başka bir şekilde fakat aynı ehemmiyetle ifade ediliyor.

Oğuz Türkleri, devletlerini at üstünde kurdular ve Anadolu’ya da at üstünde geldiler. Tarihçi (E. Marcellin), Hunlara dair yazdığı eserinde ” …Türkler süvari muharebesinde zayıf, cılız fakat yorgunluk nedir bilmezler. Şimşek gibi süratli olan atları üzerinde çakılı gibi dururlar ve hayatlarını at üzerinde geçirirler” demektedir.

Türkler, daha beşikte iken binicidir. Çocuk beşikte iken bacakları arasına konan bir odun parçası vardır ki bir binici, at üzerinde nasıl oturursa çocuk da, bu odun parçası üzerinde aynı vaziyettedir. Çocuk emeklemeye başlar başlamaz ya bir koyunun, ya da bir köpeğin üzerine tırmanır. Beş yaşına geldiği zaman, kardeşleriyle ve arkadaşlarıyla ata binmeye başlar. Çocuk sekiz yaşına gelince, artık tam bir binicidir. On iki yaşında ise, yabani atları bile emrine boyun eğdirecek şekilde maharetli bir binici olur.

Anadolu’da Türkler, çocuklarını ata alıştırmak için atın terkelerine bindirirler. Dört nal ve süratli yürüyüş esnasında, bu çocuklar yine gibi binicinin arkasına yapışır ve büyüdükçe aldığı bu cesaretle pek maharetli ve güzel bir binici olurlardı. Günümüzde bile Türklerin oturuş şekillerine dikkatlice bakacak olursak, ata biner gibi oturdukları görülecektir. Ancak “Osmancık” filminin çekimi sırasında, yeterli binici bulunamamış olması ve Erzurum’da ve civar şehirlerden biniciler getirilerek, filmin gerçekleştirilmesi de oldukça ilgi çekicidir. Bu da, ülkede ata binen insanın azaldığını ve gelecekte kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu göstermektedir.

Osmanlı Türkleri, “savaşlarda akıncı denilen Türkmen binicileri kullanırdı.” Orhan Bey’in seferlerinde “yaya namıyla muvazzaf piyade” kullandığı ve bunların “küçükten itaate ve açlık ile harbin yorgunluk ve zorluklarına alıştırıldığı” ve bu suretle gerek biniciliğe ve gerekse vücudun terbiyesine ne kadar önem verildiği anlaşılır. Orhan Bey, Bursa’yı alır almaz ilk işi, Bursa’da şimdiki Balıklı Köyü ile Atıcılar Meydanı arasındaki sahayı yarış yeri (koşu yeri)” olmak üzere ayırıp vakfetmek olmuştu. Bursalılar bayramlarını, burada yarışlar tertip ederek ve atlarla oyunlar oynayarak geçirirlerdi. Bu alan Osmanlıların ilk yaptığı spor alanıdır.

Fâtih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra, At Meydanı diye anılan şimdiki Sultan Ahmet Meydanı’nı hiç bir şekilde bozmamıştır. Aksine restore ettirmiştir. Eski zamanlarda, Rum halkının en çok sevdiği at ve araba yarışları bu At Meydanı’nda (Hipodrom) yapılırdı. At Meydanı’na bu adın verilmesine neden, fetihten sonra binicilik eğitimi yapacak başka geniş alanın olmaması nedeniyle; Yeniçeriler ‘in, sipahilerin, Saray ve sadrazam cündilerinin, bu alanda eğitim yapmalarından ötürüdür. Türk gençleri ve çocukları da, bu At Meydanı’nda ata binmesini, ok atmasını ve cirid oynamasını öğreniyorlardı.

IV. Murat’ın en çok sevdiği atları için, şair Nefi’ye kasideler ve methiyeler yazdırdığı, yine IV. Murat’ın cenaze alayında, harbe gittiği üç atının, tersine eğerlenip tabutu önünde götürüldüğü ve esasen Türklerde büyüklerden biri ölünce, onun atları da ailesi ve sevgilileri gibi tabutun arkasında gittikleri ve cenaze alayına iştirak eyledikleri ve II. Osman’ın, “Sisli Kır” isminde ı6ı8’de ölen atı için Üsküdar’da Selimiye’deki saray bahçesine bir mezar yaptırdığı ve Üsküdar’da Karacaahmet Mezarlığı’nda altı mermer sütun üzerine yapılmış (Atlar Mezarı) denilen kubbeli bir türbe bulunduğu bilinmektedir. Bursa’da müzenin doğu tarafında sokaklar içerisinde, (Sancı Dede) namıyla bir at mezarı olduğu göz önüne getirilirse, atın Türklerdeki derece ve değeri anlaşılmış olur.

Türkler Bursa’dan başka, Edirne, İstanbul ve beylik merkezi olan Kütahya, Manisa, Karaman, Amasya v.b. gibi yerlerde birer yarış meydanı yapmışlardı. Her paşanın büyük ahırları, yüzlerce hayvanı vardı. XV. asırda II. Murat’ın vezirlerinden Beyazıt Paşa’nın, Bursa’daki ahırlarının olduğu yerde bu gün bir mahalle kurulduğu ve atların çokluğundan dolayı bu mahalleye “Athane” sonraları ise, “İstabl-ı Beyazıt Paşa” denildiği Bursalılarca bilinmekteydi.
Yıldırım Beyazıt’ın esaretinden sonra Çelebi Mehmed, birisi Amasya’da “Bamyacı” ve diğeri Merzifon’da “Lâhnacı” namlarıyla iki bölük süvari teşkil etmiştir. Bu biniciler, iki şehir arasındaki Suluova’da karşılıklı at yarışı idmanları yaparlardı. Bunlar, başları sert ve huysuz atlara binerler, kılıç ve mızrak kullanmasını öğrenirlerdi.

İstanbul’da, Topkapı Sarayı’nın bir kaç yerinde ve Beşiktaş Sarayı’nın Çinili Meydanı’nda, eğitim yerleri yapılmıştı. Atâ Tarihi keskin cündiliği tarif ederken, “Beş, on, otuz kata kadar kalın tel üzerine sarılmış ve ıslatılmış kar keçesini, atı yavaş yavaş hızlandırarak tam keçenin hizasına gelince dört nala sürerek bir kılıç darbesinde iki parçaya ayırmak, atı son süratle giderken anîden durdurmak, bir anda bir nokta üzerinde atı döndürmek, çabuklukla düşmana üstün gelmeyi öğrenmek fenni idi.” diyor.

Eski Türkler için, üzengisiz kırk türlü ata binmek, atı süratle koşarken ata binip inmek, hiç değeri olmayan hareketlerdi. Türklerde ölenlerin atları ve silâhları büyük evlâdına kalırdı. Ölenlerin adına at koşuları yapma töresi vardı. Atlara eskiden beri isim koymak da, Türk törelerindendir. Eski Türk ulularından “Gültekin “in, atına “Azman” adını verdiği Orhun kitabelerinden anlaşılmaktadır.

Türklerin binicilikteki ustalıklarını, yabancılar eserlerinde belirtmişlerdir. Aslında Türk denilince akla “ata binmiş, kahraman, mert bir adam” imajı gelmektedir. Atı kendi emrine almış ve kendi ahlâk ve tabiatını ata anlatmıştır. Çıplak, çullu ve eğerli ata binerler, atla giderken eğeri çözerler ve atarlar, yine attan inmeden eğeri alıp yerleştirirler. Atın üstünde dört nala koşarken ayağa kalkarlar, atın boynundan ve karnından geçerler. Arka kısım üzerinde “dönüş” denilen hareketi yaparlar. Bu hareket, atı süratli koştururken şaha kaldırıp amud vaziyeti aldıktan sonra arka ayakları üzerinde döndürmektir. Bu ve bunun gibi şimdi sirklerde bile görülmeyen cambazlıkları, at üzerinde maharetli şekilde yapmaktaydılar.

Eski Türk kumandan ve hükümdarlarının her birinin spora karşı ilgileri fazlaydı. Osmanlı Türk Hükümdarlarından Orhan Bey, Yıldırım Beyazıt, Çelebi Mehmet, Fâtih Sultan Mehmet, Yavuz Sultan Selim, II. Osman, IV. Murat binicilikte meşhur idiler. Eski paşalardan Tayyar Mehmet Paşa, binicilikte ve çabuk bir şekilde eşkiyayı bastırmaktaki süratinden dolayı “Tayyar” ismini hakkı ile kazanmıştır.

Viyana’dan Bağdat’a kadar olan anayurtta bir baştan bir başa at üstünde dolaşan, haftalarca yorulmadan at koşturanların, bir baştan diğer başa emir, ferman götüren ulakların, posta götüren postacıların (tatarların) binicilik kudretleri akıllara hayret verir, menzilden menzile hayvan değiştirir, at yorulur, binici yorulmaz; at çatlar, binici başka bir atla yoluna devam eder. Buna ancak Türkler dayanır. Alman kalelerinin kapılarının üstüne “Allah bizi ateşten, sudan, Türkten korusun” duasını yazdırmaya mecbur eden kuvvet, Türk binicisinin akınlarıdır.

Fâtih, İstanbul’u muhasara ettiği esnada Ortaköy sahilinde deniz muharebesini seyrederken atını denize sürmüştür. Fâtih İstanbul’u fethedince Saraçhane başından Fâtih meydanına kadar olan sahada “At pazarı” yaptırmış, binicilikle ilgili, akla gelebilen ne kadar esnaf ve sanat sahibi varsa hepsini, bu sahayı çeviren binalara toplamıştır. Atları Üsküdar’dan İstanbul’a denizden geçirmek için, at kayıkları icat etmişlerdi. Osmanlı Türklerinin ata ait her binit takımı, kendileri tarafından birçok tecrübeler neticesi icat edilmiştir. Hâlâ binicilikte kullanılan binit takımları, eskisi gibi olup yeni bir şey ilâve etmeye gerek kalmamıştır. Binit takımı ile ilgili: “Eğer, Gem, Yular, Nal, Gerdanlık (Nazarlık), Terki Heybesi, Yem Torbası, Kamçı, Köstek, Okluk” gibi maddi kültür unsuru özellikleri ihtiva etmektedir. Avrupalılar insan kafatasındaki bir kemiğe Türk eğerine çok benzediği için “Sella Turcia” ismini vermişlerdir. Bu isim hâlâ tıp literatüründe yer almaktadır.

Özbay Güven, Türklerde Spor Kültürü

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir