HalkbilimiHalk İnançları

Türk Folklorunda Cinler

Masal ve halk hikâyelerinde sık sık cinlere yer verilmiştir. Bir masalda cinlere ait bir pınar vardır; genç kız oradan su almaya gönderilir. Sihirli sularından alındığını anlayan cinler kızı cezalandırarak erkek yaparlar. Cinlerin elinden kurtulmayı başaran delikanlı, içenleri gençleştiren suyu padişaha getirir ve kızıyla evlenir.

Başka bir masalda mağaradaki cin padişahının kızı gülünce yanaklarında gül biter. Bu kızı bulması için gönderilen çoban engelleri aşmayı ve kızı getirmeyi başarır. Muhayyelat’-ı Aziz Efendi’de cinlerin Cabilka ülkesinde yaşadıkları anlatılır. Bunların kaçırdıkları insanların kurtarılmaları simya bilgisiyle sağlanır. Padişahları islam dininden ve şafii mezhebinden Şemhail Şah’tır.

Karagöz oyununda Kanlıkavak ve Yazıcı fasıllarında perdeye cin tasviri de getirilir. Cin, Muslu adlı çocuğu kaçırır Karagöz’ü, ardından Hacivat’ı çarpar. Karagöz’ü havada asılı tutar. Tekinsiz bir yapıda arzuhalciliğe başlayan Karagöz’e görünüp korkutur; başına tenekeyle vurarak döver. Cinin konuşması “Zır zır zır” şeklindedir. Hacivat ondan kurtulmak için “El cinli mela, kel cinli mela, kebap kestane mestane” gibi uydurma dualar okur.

Cinle ilgili inanışlar çağdaş edebiyata da yansımıştır: Y. K. Beyatlı “Cinler” şiirinde cinleri insanın düşüncesinde oluşmuş bir kuruntu, duyulan vicdan azabı, insanoğlunu kötülük yapmaktan alıkoyan korku olarak yorumlar (Bir defa hisseden bizi! Bildin mi kimleriz? / Cinler veyahut onlara benzer vehimleriz).

Latife Tekin’in Sevgili arsız ölüm romanında, köyden kente göç etmiş bir ailenin toplumsal ve ekonomik sorunları yansıtılırken, cinler halkın boş inançlarını, küçük bir çocuğa aşılanmış kuruntuları, korkuları sergileyen bir motif olarak kullanılır.

Hulki Aktunç’un Bir çağ yangını romanında da, XX. yy.’da, harap bir İstanbul evinde birkaç kuşağın yaşantısına tanık olmuş bir eşik cininin gözlem ve değerlendirmeleri sözkonusu edilir.

Anadolu’da yaygın inanışa göre cinler göze görünmeyen, insan biçiminde küçük yaratıklardır. Genellikle ağaç kovuklarında, terk edilmiş değirmenlerde, karanlık çöktükten sonra hamamlarda ve ıssız evlerde yaşarlar. Gündüzleri ortaya çıkmaz, güneş batımından tan ağarıncaya değin ıssız yerlerde dolaşır, eğlenceler düzenlerler. Yaşama biçimleri insanlar gibidir. Doğar, büyür, evlenir, çocukları olur ve ölürler, insanlara kimi zaman iriyarı bir arap, kimi zaman kara köpek, keçi, tavuk gibi hayvan kılığında görünürler. Bazı insanları etki altına alıp istekleri doğrultusunda kötü işler yaptırdıklarına inanılır, istedikleri kişiyi tanıdıklarının sesiyle çağırıp evden çıkarır karanlıkta uzaklara götürüp bırakır ya da çeşitli hayvan biçimlerine sokarlar. Kendilerine iyilik eden insanları ödüllendirir, saygısızlıkta bulunanlarıysa mutlaka cezalandırırlar. Buna halk arasında cin tutması ya da cin çarpması denir, insanlara âşık olup onları kaçırdıkları da olur. Başlarında bir padişah bulunur (cin padişahı), tümünü o yönetir. Padişah, cinler içinde en çok olağanüstü güce sahip olandır, inanışa göre cinlerin büyücülükte de önemli bir yeri vardır. Bazı kişiler cinleri buyrukları altına almanın yollarını bilir ve bundan yararlanarak onlara çeşitli büyüler yaptırırlar.

Cinlerin kötü etkisinden korunmak için Anadolu’nun birçok yöresinde hava karardıktan sonra ağaç altına su, özellikle kirli su dökülmez; akşam olduktan sonra hamamda kalınmaz; eski evlere değirmenlere “tekin değil” diye girilmez. Cinlere karşı en etkili yöntemin onlara zarar vermekten, saygısızlık etmekten kaçınmak ve cinlerin bulunduğu yerlerde besmele çekip dua etmek ya da Kuran okumak olduğuna inanılır. .İnanışa göre çekilen besmeleler, cinlerle insanlar arasında duvar oluşturarak cinlerin zarar vermesini engeller.

Ahmet III döneminde düzenlenen 1720 şenliklerini anlatan Mehmet Hazin, surnamesinde cin askerleri hakkında da bilgi vermektedir. Buna göre cin askerleri 10-15 çocuktan oluşur, başlarına takke, üstlerine alaca basmadan yapılmış şalvara benzeyen, elleri ve kollan da içine alarak uçkuru boğazda bağlanan bir tür tulum giyerlerdi. Bir an bile durmaksızın türküler söyler, dans eder, sıçrarlardı. Açık saçık türküler söyledikleri de olurdu. Mehmet Hazin, cin askerlerinin vezirler önünde de çeşitli gösteriler yaptıklarını, hatta bunlardan birinin bir taş üzerine başını koyup amuda kalkarak ayaklarıyla çengiler gibi oynadığını anlatır.