Kaşıkçılık Nedir? Kültürümüzde Kaşık ve Kaşıkçılık

Eskiden, çoğu Kastamonu ve Konya’da yapılan tahta kaşıkların sapına, yemek yiyenin iştahını açma dileğini taşıyan beyitler yazılırmış. Bunlardan biri de: “Lâfı lâfa etme ilâve/Al kaşığı çal pilâve“dir.

Besbelli ki, sofrada gevezelik etmekten yemek yemeye fırsat bulamayan, daha doğrusu iştahsızlığı göze çarpmasın diye durmadan sohbeti uzatanlar düşünülerek kaleme alınmış bu beyit. Ne yaparsınız ki, kaşık üzerine yazılmış olanı dinlemeyip, lafı lafa ilave ederek kaşık üzerine yazacağız bugün biz de.

İlkel toplulukların yeme-içme adabları üzerine de oylumlu çalışmalar yapan, çağımızın önde gelen düşünür-bilim adamlarından Claude Levi-Stra-uss, bu yakınlarda dilimize Tahsin Yücel’in çevirdiği “Yaban Düşünce” adlı kitabında, gündelik yaşamımızda vazgeçilmez yer tutan nesnelerin yapımıyla ilgili çok önemli gözlemlerde bulunur.

Güney Amerikalı bir yerlinin, balık öldürmek amacıyla yaptığı nesneyi yalnızca işlevine uygun bir hale getirmekle yetinmeyip, üzerine ayrıca bir canavar sûreti kazımasını şöyle yorumlar Levi-Strauss: “Her şey, bu aynı zamanda yetkin bir sanat yapıtı olan gereçte yapısaldır demek ki: Efsanesel simgeciliği de, pratik işlevi de”. Bir adım ötede, bu yorumunu, sözkonusu aracın “model, madde ve kullanıcı” ile bir diyalog arayışının sonucunda ortaya çıktığını vurgulayarak perçinleyecektir.

Günümüz sanatına bakışını açıkcası her zaman paylaşamadığım bu değerli düşünürün, ilkel topluluklar üzerine yaptığı hayranlık verici çalışmaların bize öğrettiği önemli bir olgu da budur: İnsanoğlu, gelişkinlik düzeyi ne olursa olsun, gündelik yaşamında, kullanım amacı ağır basan nesneleri üretirken bir tek işlevselliği dikkate almakla yetinmemiş, bu nesnelerin yapımında simgesel ve estetik boyutlarda da gereken özeni göstermiştir.

Model, madde ve kullanıcı. Geçen yüzyılın sonuna, hatta yüzyıl başına dek Anadolu’da ve İstanbul’da üretilen kaşıklara bakmak, bu üç ölçütün sağlamlığını sınamak için yeterlidir aslında. “Kaşık ve Kaşıkçılık” başlıklı küçük ama derli toplu araştırmasında Naci Eren, kazı raporlarına dayanarak, Anadolu’da kaşığın tarihini 8 bin yıl öncesine indiriyor.

Kaşık folkloru konusunda derin birikimi olan Prof. Kenan Özbel de, Anadolu kültüründe kaşığın ve türevlerinin önemi yadsınamayacak bir geçmişi olduğunu belgeliyor. Kaşık ile ilgili atasözleri, bilmece ve oyunlar da bu her gün birkaç kez elimize aldığımız, ama çoğu zaman varlığı üzerinde düşünmeyi düşünmediğimiz küçük aracın kültürel cephesinin derinliğini kanıtlıyorlar. “Yüzü kaşık kadar kalmış”; çevresine yük olan kişi (genellikle de, “karı”) için kullanılan “kaşık düşmanı”; birinin huyunu kapmak anlamına gelen “kaşık değişmek” deyimleri; karşılığı ‘kulak’ olan bir Ankara bilmecesi: “Yarım kaşık, duvara yapışık”, pek çok örnekten yalnızca birkaçı. Metin And ve Mahmut Gazimihal’-in Şaman kültürünün bir uzantısı olarak Selçuklular tarafından Anadolu’ya getirildiğini düşündükleri kaşık oyunlarına da, yarımadanın dört bir yanında rastlanılmaktadır.

Anadolulu zanaatkar da, İstanbullu da pek sıkıntı çekmemiştir kaşık modeli konusunda: Çatalhöyük spatulaların-dan Selçuklu kaşık ve kepçelerine uzanan geniş bir yelpaze içinde, hayli çeşit barındıran bir estetik birikimden yola çıkmıştır, kaşık yapımında. “Madde” konusunda da bu çeşitlilik geçerliydi şüphesiz. İlk basımı 1939’da yapılan “Eski Eserler Ansiklopedisi” yazarı, antikacı Nureddin Rüşdü Büngül şunları yazar: “Yekpare abonoz, zerger-dan, kemik ve boynuzdan kaşıklar yapıldığı gibi, ağzı fildişi sapı mercan, ağzı bağa sapı mozayik, ağzı bağa sapı fildişi ve araları tellerle ayrılmış mozayik saplı kaşıkların envaı Türkiye’de yapılmıştır. Altın mineli ve gümüş kaşıkların her nevi, kahve, çay, tatlı, komposto, hoşaf, çorba, pilav kaşıkları ayrı ayrı ve önem verilerek yapılmıştır. Bunlardan başka birçok kıymetli taşlı kaşıklar da vardır.” Celal Esat Arseven, bunlara şimşiri de ekler.

Son yıllarda üzerinde bir hayli kafa yorulan gelenek sorunu, geçmişin yaşamsal ve kültürel değerleriyle ilgilenme dozu arttıkça gündeme gelen nostalji konusu, “özgün yaratı” ya da “sentezi benimseme” temaları hiçbirimizin dikkatinden kaçmamıştır. Sabri Esat’ın Villon’dan çevirdiği ünlü “Nerede bıldır yağan kar şimdi?” dizesinde olduğu gibi, yoksa “nerede eski kaşıklar” yorumuna varmak için mi çömçeyle toplayıp kaşıkla dağıttık bunca sözü?

Eski kaşıkların antikacılarda, koleksiyonlarda, sofrada değil de duvarda, ya da salonun köşesindeki camekânlı vitrinde oldukları bir gerçek. Bugün bağa, fildişi, mercan kaşıkların destesi 60 bin lira ile 1 milyon lira arasında değişen bir piyasa değerine sahip. Yarım yüzyıl önce de durum çok farklı değildi aslında: Bedestende, Beyoğlu’ndaki dükkânlarda bir çift altın mineli kaşığın 20 altına satıldığını Büngül’ün ansiklopedisinden öğreniyoruz. Avrupalı da kaşık meraklısı: 1983 sonunda, Almanya’da 10 adet XIX. yüzyıl yapımı mineli Rus kaşığı 190 bin marka alıcı buldu. Londra’nın ünlü British Museum’u ise, 1536 tarihini ve dönemin Papalık mührünü taşıyan gümüş bir kaşığı 564 bin mark ödeyerek satın aldı.

Sözün kısası, eski kaşıkları kimse pilava çalamıyor artık. Önemli olan da bu değil pek, bizler için: Nasıl oluyor da, yüz yıl öncesine kadar “model-mad-de-kullanıcı” üçgeni gözönüne alınarak, hem kullanışlı ve dayanıklı, hem de alabildiğine alımlı ve zarif kaşıklar üretilebilmiş bir ülkede bugün çaya, sütlaca, çorbaya çirkin, dayanıksız ve kullanışsız ‘kaşıklar’ eşlik ediyor. Kaşık, gündelik yaşamımızın, kullanım ritmi açısından önemi azalmamış bir öğesidir.

Aşurelik, gülebdân, çamçak gibi bir dönemin toplumsal-ekonomik düzenine bağlı olarak üretilmiş, düzen değişikliğinin sofra geleneğine yansımasıyla birlikte “tedavülden kalkmış” bir nesne değildir. Aşureliklerin, çeşm-i bülbüllerin devri kapandı diye sızlanmak, haklı görülebilecek bir özlem duygusu sayılamaz şüphesiz. Ama kullanım yoğunluğu, işlevselliği ve gerekliliği tartışma konusu yapılamayacak kaşıklar adına, “model-maddi-kullanıcı” üçgeni çerçevesinde hayıflansak da, öfkelensek de yeridir. Öyle ya, kişioğlunun güzeli, dayanıklıyı ve istediğini beklemesi, bunları elde etmek için diklenmesi değil midir yaşadığı dünyaya daha anlamlı bir seyir veren?

Toplumlar, kimi zaman düzenli biçimde, kimi zaman da sıçramalı olarak değişimlerden, dönüşümlerden geçerler. Yüzyılların dokusu, hayata ve kültüre sinmiş üsluplar da değişir, doğal olarak. Ama gelenek örgüsü bütün bütüne sökülür, çağlar boyu sürdürülmüş serüvenlerin yolu birdenbire tıkanırsa insanlar yeni değerler, yeni üsluplar üretmekte büyük güçlüklerle karşılaşırlar: Uygarlık ve estetik, evrimi yoksa-yarak, hiçten yola çıkarak kurulamaz kolay kolay. Soframıza, evimize ve sokağımıza, mahallemize ve şehrimize çöken zevksizlikten, klişeleşmiş tadlar-dan, anonim üsluptan kendimizi soyut-layamayız. Dünün değerlerinden, büsbütün yeni değerlere ulaşmak savıyla koptuk çoğu yerde. Onlardan, onların gelişkin biçimlerine varmak için uzaklaşmakla yetinebilirdik.

Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey, 1922’de Alemdar gazetesinde şunları yazıyordu: “Büyükçarşı’dan Beyazıt Meydanı’na giden ve Kaşıkçılar Kapısı denen yerde kaşıkçı esnafı dükkânları vardı. Bunlar şimşirden alelâde yemek kaşıkları, hoşaf ve tatlılar için koka, abonoz, gergedan, manda boynuzlarından, sığır tırnağından, Hindistan cevizi kabuğundan mercan ve sedef kaplı kaşıklar da yaparlardı. Sonraları Avrupa’dan madeni kaşık ve çatallar gelmeye ve halkımızın gittikçe bu cins malları kullanmaya başlamaları, yerli mallara olan rağbeti günden güne azaltmıştı.”

Batılı toplumlar, kültürel gelişmişliklerini gelenek depolan’ndan yararlanmayı sürdürmelerine borçludurlar. Bizse, gelişmiş zanaatlarımızı öldürüp, gelişmemiş bir teknolojik düzlemde zevksiz, dayanıksız, kullanışsız ürünlere yazgılı kıldık kendimizi.

İsterseniz bu “kaşık havası”nı burada keselim, daha fazla lâfı lâfa etmeden ilâve çıkıp biraz alışveriş yapalım: Avrupa’dan yeni kalemler ve giyim eşyası; kahve, sigara ve peynir gelmiş.

Kaynakça: Tarih ve Toplum Sayı: 17 

Yazar: Enis Batur ( Yazının Orjinal Başlığı Kaşık Havası)

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu